Sozluk Sitesi
  Diyarbakir ilinin I dunya savasi oncesi durumu
 
 
DİYARBAKIR İLİNİN,
 1. I.DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ DURUMU
 2. I.DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA DURUMU
 3. MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA YERİ VE ÖNEMİ
 
       BÖLÜM-1: DİYARBAKIR İLİNİN I.DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ DURUMU
 
II. MEŞRUTİYET
23 Temmuz (Rumi, 10 Temmuz 1324) 1908'de II. Meşrutiyetin ilanı Diyarbakır'da büyük bir heyecanla karşılandı. Hürriyet adına gösteriler, toplantılar yapılıyordu. Ziya (Gökalp) Bey'in bazı arkadaşlarıyla gizli olarak kurduğu cemiyat, birkaç gün sonra, "Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti Diyarbakır Şubesi" adıyla ortaya çıktı. Bu sırada sürgün olarak Diyarbakır'da bulunan Derviş Vahdeti bir yazısında bu konuda şunları anlatır.:
"Rumeli'nin çeşitli yerlerinden, Diyarbekir'de İttihat ve Terakki Merkezine başlıklı tebrik telgrafları aldı. Bütün vilayetler mukabeleten telgrafnameler keşide edilecektir. Her taraftan telgraflar, parasız keşide olunmak ihtimali Ziya'ın fikrinde uyandı. Telgrafhaneye müracaat etti. Lakin, haniya cemiyetin mührü diye sual varid olunca, Fevzi (Pirinçcioğlu) Bey, Ziya Beye hemen İttihat ve Terakki Cemiyeti adına bir mühür kazdırdı. O vakit telgrafnameler parasız kaşide edildi.
O sırada milli bir donanma yapılmak tasavvur olundu. Ziya Bey, Belediye tarafından yardım yapılması için valiye bir müzekkere verdi. İdare Meclisi hazırdı. Yarım saat sürmedi. Müstebit vali (Bu sırada Vali Mahmud Paşa idi) Ziya Beyi polisle hükümete celbetti. Hep arkasından gidildi. Ziya Bey valinin yanına girdi. On dakika sonra çıktı. Vak'a şu şekilde cereyan etmiş:
Vali- Ziya Bey, bu müzakereyi siz mi yazdınız?
Ziya- Evet.
Vali- Şimdiye kadar burada böyle bir cemiyetin varlığından haberdar değildim. Bunlar kimlerdir?
Ziya- Şimdiye kadar erbab-ı fesad diye hapishanelerde inlettiğiniz adamlar, cemiyetten değil midir?
Vali - Ben size onları sormuyorum. Burada kimler vardır?
Ziya - Başka bir şey söyleyemem.
Zabıt katibi yazıyordu. Çünkü vali, inkılaba inanmıyordu ve maiyetine gülerek, bu bir dolaptır, yakında görürsünüz diyordu.
Vali- Mührünüz yok iken niçin bugün kazdırdınız?
Ziya- Her cemiyetin, her şirketin bir resmi mührü olmak lazım gelip, şimdiye kadar tecrübe görerek gizli bulunan cemiyetler, mevcudiyetlerini izhar ettiğinden, artık bizim de mührümüz olmak lazım geldiği için. 2(Volkan, 18 Şubat 1909).
Cemiyetin ilk mensupları şunlardır: Mehmet Ziya (Gökalp), Attarzade Hakkı (Tekiner), Erzurumlu Yüzbaşı Mazhar, Reji Müdürü Abbas Fadıl, Mikrikatibizade Ahmet Cemil (Asena), Cerciszade Yusuf (Göksu), Yasinzade Şevki (Ekinci), Özdemiroğlu Kemal Şakip, Mustafa Akif Tütenk, Velibabazade Veli Necdet (Süngütay), Müftüzade Şeref (Uluğ), Lalizade Mustafa, Yüzbaşı Eşref.
İlk beş kişi, Yönetim Kurulunu teşkil etmişlerdir. İlk Murahhas-ı Mes'ul Ziya Bey'dir. Onun Selanik'e gitmesinden sonra Attarzade Hakkı Bey bu göreve getirilmiştir. Hakkı Beyden sonra Şevki (Ekinci) Bey Murahhas-ı Mes'ul olmuştur.
Ziya Bey, hemen Diyarbakır'da bir "İttihat ve Terakki Kulübü" ile bir "Millet Kıraathanesi" açtırdı. Gençleri sık sık bu kuruluşların salonlarında toplar, yaptığı istibdadın fenalıkların, yeni rejimin yararlarını anlatırdı. Bazen de bu konularda Şükrü Asene, Yüzbaşı Mazhar gibi gençleri konuştururdu. Bir taraftan da "Diyarbekir" ve ilk sayısı 28 Haziran 1909'da yayımlanan haftalık "Peyman" gazetelerinde çeşitli takma adlarla makaleleri, şiirleri basılıyordu. Bu makalelerin bir bölümü "Osmanlıcılık" ideolojisini işleyen, diğerleri ise Diyarbakır'ın ekonomik sosyal ve ticari hayatını inceleyen medreselerin, tekkelerin ıslahını öneren aşiretlerin iskanı suretiyle yerleşik bir duruma sokulması, köylünün, ağa ve beylerin zulüm ve baskısından kurtarılması yollarını gösteren yazılardır. Şiirlerine gelince: Bunlardan bir kısmı istibdat aleyhinde, bir kısmı, o tarihlerde cereyan eden olaylara değinen, bir kısmı da Türk köylüsünü fikir ve ahlakça yüceltmeyi amaçlayan, yeni rejimin yararlarını anlatan şiirlerdir.
Ziya Bey'in bu arada, 300 kuruş maaşla 14 Kasım 1908'de "Diyarbekir" gazetesi başyazarlığına getirildiğini ve bir ay sonra, Diyarbakır, Van, Bitlis illeri Heyet-i Merkeziyetlerini teftişle görevlendirilmesi üzerine başyazarlıktan ayrıldığını görüyoruz.
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 2. Büyük Genel Kurul Toplantısının 18 Eylül 1909 tarihinde Selanik'te yapılacağı anlaşılınca, bu kongreye Diyarbakır delegesi olarak seçilen Ziya Bey, 6 Eylül 1909 günü buradan ayrıldı. Bu kongrede Genel Sekreterlik yapan Tevfik Rüştü Aras'ın hatıralarında açıkladığına nazaran, Mustafa Kemal (Atatürk) ile Mehmet Ziya (Gökalp), kongrenin çok dikkati çeken delegeleri olarak faaliyet göstermişlerdir.
Ziya Bey, bu kongreye katıldıktan sonra İstanbul'a gitmiştir. Darülfunün ulum-i diniyye-i aliye ve Edebiyat şubeleri ilm-i ruh muallimliği vekaletine 600 kuruş maaşla atanmış ise de bu para ile geçinemeyeceğini ileri sürerek kabul etmemiştir. Bunun üzerine kendisine Diyarbekir Vilayeti Maarif Müfettişliği görevi verilmiştir. (18 Temmuz 1910). Bu görevi 14 Aralık 1910 tarihine kadar sürmüştür. Bu defa, İttihat ve Terakkin Cemiyeti'nin 3. Genel Kurul Toplantısına katılan Ziya Bey, Merkez-i Umumi Azalığına seçilmiş olduğundan bu görevini bırakarak Selanik'e yerleşmiştir .
MEŞRUTİYET REJİMİNE BİR TEPKİ
Meşrutiyetin ilanı üzerine, önceleri birer köşeye sinen ve olayların gelişmesini gözetleyen gerici kuvvetler, bir süre sonra kımıldanmaya başladılar. İstanbul basınının aldığı vaziyet, Derviş Vahdeti ve benzerlerinin "şeriat elden gidiyor" feryatları tepkisini burada da göstermiş bulunuyordu. Soygunculuğa alışık Abdülhamidçi bazı aşiret reisleri ayaklanmağa ve "Biz padişahımızın emrinden başka hiç bir şey dinlemeyiz" demeye üze'et ettiler. Bazı şeyhler ve hocalar ise "Halife-i Müslimin İttihat ve Terakki Cemiyeti elinde oyuncak olmasına tahammül edemeyiz" veya "Gavurlar mı müslüman oldu? Müslümanlar mı gavur oldu ki birbirleriyle öpüşmeye ve müsavi olmaya kalkıştılar" gibi sözlerle halkın dini hissiyatını tahrike koyuldular. Bunların başlıca hedefleri, "haçlı", "dinsiz" dedikleri birkaç aydın gençle bunlara alet olduklarını sandıkları akrabaları idi. Ziya Bey, bunların başında geliyordu.
Nihayet İstanbul'da patlak veren "31 Mart Vak'ası" duyulunca bu irtica kuvvetleri de işi azıttılar. Gösterilere başladılar. Bir Cuma günü, namazdan sonra, bunlardan bir kısmının Hacı Niyazi (Çıkıntaş) Bey'in evinde toplandıkları ve Diyarbakır'ı bu mürtedlerden nasıl kurtaracaklarını konuşmakta oldukları haber alındı.
Bu babda, Sadr-ı A'zam Hüseyin Hilmi Paşa Hazretleri ile Maliyye Nezaretinin enzar-ı dikkatini celbü da'vetle şimdilik söze hitam veririm."
Ziya Bey, yanına Özdemiroğlu Kemal Şekip, Cerciszade Yusuf (Göksu) efendileri alarak bu eve gider. Onlara, Allah'ın Kelamı'nın ve Peygamber'in hadislerinin meşveretler idare demek olan meşrutiyeti emrettiğini, tuttukları yolun fena, fikirlerinin yanlış olduğunu anlatmaya çalışır. Bu davranışı bazılarını sinirlendiriri. Bunlardan Sallak Mecit (Meco) isimli biri, "Eğer Hacı Niyazi Bey emrederse ben insanın postunu yüzerim" diye bağırır. Bu münasebetsiz tehdide Yusuf Efendi de, "Biz de insanı leblebi gibi yeriz" karşılığını verir. Ziya Bey, hemen Yusuf Efendiyi yerin oturtur ve kendisine "Cemiyet hayatında asabiyet olmaz. Biraz sabırlı ol!" der. Bu sırada Kurmay Binbaşı Şevki Bey'in bir manga askerle içeri girdiği görülür. Ziya Bey ve arkadaşları Şevki Beyle çıkar giderler, diğerleri de dağıtılırlar.
Bir süre sonra Hareket Ordusu İstanbul'a girip duruma hakim olunca, Diyarbakır gericilik hareketine sebebiyet verenler de tespit edilerek İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesine sevk edilmişler ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.
YENİ PARTİLER VE DERNEKLER
İkinci Meşrutiyet döneminde Merkezi İstanbul'da olmak üzere çeşitli partiler ve dernekler kurulmuştur. Bunlar arasında 19 Eylül 1324 (1908) tarihinde kurulan Kürt Teavün Ve Terakki Cemiyeti'nin bir şubesi aynı yıl Müftü Suphi Efendi tarafından Diyarbakır'da açılmıştır 510). Bir kültür derneği olan cemiyetin gayesi, Nizamnamesinin 1. maddesinde açıklanmıştır:
"Madde 1 - Ahkam-ı celile-i İslamiyyeye muvafık ve saadet-i milletle selamet-i vatanı mütekeffil olan Kanun-ı Esasi'nin kavaid-i muhassenatını bu hakayıka vakıf olmayan birtakım kürtlere tefhim ve Osmanlılık sıfat-ı mübeccelesini daima muhafaza ile beraber din ve devletin yegane medar-ı terakki ve hayatı bulunan usul-u meşrutiyet ve meşveret muhafaza ve idame edildikçe makam-ı hilafet-i kübre ve saltanat-ı uzamaya kürtlerin ravabu-ı vesikasını teşyid eylemek ve vatandaşları olan Ermeni ve Nesturi ve akvam-ı saire-i Osmaniye il hüsn-i imtizac ve muaşeretlerini bir kat daha takviye ve tezyid ve kabail ve aşair arasındaki bazı günü münaferet ihtilafı izale ile cümlesinin bir merkez-i meşru-i ittihadda hemdest-i terakki olmaları eshabını temin ve maarif ve sanayi ve ticaret ve ziraatı neşr-ü tevsi' etmek maksad-ı esasiyesi üzerine "Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti" namiyle bir cemiyet-i hayriye teessüs edilmiştir.
"Kürt sorunu bu dönemler boyunca Balkanlılar, Araplar ve Ermenilerde olduğu gibi değil, Osmanlı ülkesi içinde Doğu vilayetlerini içinde bulunduğu çok kötü sosyo ekonomik durumdan kurtarılması olarak ele alınmıştır.
Meb'uslar Devr-i sabık'ta bu vilayetlere bir şey yapılmadığını ve bu yörenin adeta bir yetim çocuk muamelesi gördüğünü belirtmişlerdir. Eleştiriyi daha da ağırlaştırmışlardır: Ne var ki 'Devr-i Meşrutiyette de' bir şey yapılmamıştır (....).
Meb'uslar seçim bölgelerini iç karartıcı tablolarla dile getirmişlerdir: Musul İstanbul'a otuz beş günlük mesafedeydi. Van vilayetine, Osmanlı ülkesinin Sibiryası gözüyle bakılıyordu. Dersim Sancağı her çeşit bayındırlıktan uzaktı." Bölgenin "onbinde biri bile okuryazar değildi. Bu oranı binde bire indirmek için tahsisat isteniyordu."
MEŞRUTİYET DÖNEMİNİN İLK DİYARBAKIR VALİSİ
Meşrutiyet ilan edildiği zaman Diyarbakır valiliği, önceleri Mahmud Paşa, sonra Emin Paşa tarafından vekaleten idare edilmekte idi. Nihaye Diyarbakır valiliğine Süleyman Şevki Paşa atandı. Atanma emri (ferman-ı ali) İkinci teşrin 1324/24 Kasım 1908 tarihinde İçkale'deki hükümet konağı önünde düzenlenen bir törende okundu. Sonra, Yüzbaşı Mazhar Bey, Ziya Bey'in hazırladığı konuşmayı yaptı:
"Vatandaşlar,
"10 Temmuzdan, Osmanlılar'ın o büyük bayramından evvel ara sıra yine burada toplanıyorduk. Amma nasıl? O zaman koyun sürüsü idik. Bu sürünün sahibi koyunların sütünü sağmak, yapağısını kırkmak için bir çoban gönderirdi. Bu çoban, divani harflerle yazılmış, tuğralı bir kağıt çıkarır. Öper, başına kor...Sonra katibine verirdi. Katib de bu tuğralı beratı öper başına koyduktan sonra, büyük bir talakatle okurdu."
"Biz koyun sürüsü, mıhlanmış gibi dikilir, donmuş gibi dinlerdik. Sayılan vaidler va'dlere, dökülen va'idlerce ara sıra başımızı sallardık. Yalnız bir şey düşünür, bir şeyden korkardık: Sakın bu çobanda kurtlarla ortak olmasın!"
Evet! O zaman korkudan başka endişemiz, korkudan başka nasibimiz yoktu. Çünkü, sürümüzün içini, dışını kurtlar sarmıştı. Her gün hırpalanır, tırmalanır, parçalanırdık. Kurtlara, köpeklere, çobanlara lokma olurduk."
"Fakat, affınıza mağruren, sözün daha doğrusunu, daha açığını, daha Türkçe’sini söyliyeyim. Çünkü, doğru söylemeye hep yemin ettik. Biz o zaman yalnız koyun değildik; aynı zamanda kurttuk da. Bizden daha zorlu olanlara karşı koyun, bizden daha aciz olanlara karşı kurttuk. Bizi boğazlayanlar yine bizdik. Tırnaklarımızla kendi gırtlağımızı yaralıyor, dişlerimizle kendi kardaşlarımızı kemiriyorduk."
"Evet koyunduk; çünkü gönlümüzde siyah, miskin, alçak bir korku vardı. Evet kurttuk; çünkü kalbimizde karanlık, yırtıcı, mekruh bir tehevvür vardı. Kuvvetli arkadaşlarımızdan korkuyor, yüzülüyor; zayıf kardaşlarımıza diş sıkıyor, pençe atıyorduk. Nihayet, bu hal gayretullaha dokundu. Damarlı olanlarımızın kanına dokundu. Rumeli'deki sürüler bir kahraman ordu kesildi. O mazlum koyunlar birer fedai asker halini aldı. Kurtları kovdular, çobanları yola getirdiler. Kanun-i Esasi'yi ilan ettiler."
"Biz de, buradaki sürüler de onların yardımıyla koyunluktan, kurtluktan çıktık. Elhamdülillah, insan olduk. Kardaşlığımızı hatırladık, öpüştük, barıştık. Gizliden gizliye işittiğimiz, kalbimizin en derin hafiyelerden en saklı yerine gömdüğümüz Hürriyet kelimesini bağırdık. Adalet, Müsavat, Uhuvvet kelimelerini haykıra, haykıra söyledik."
"Şimdi bize, bir çoban değil, bir Vali, bir baba gönderdiler. Biz de buna mukabil (17 Aralık 1908 de açılacak olan Meclis'e) Meb'uslar, Vekiller göndereceği. Meb'uslarımız Millet Meclisi'nede işimize yarar kanunlar yapacaklar; Padişahımız bu kanunlara, memurlarımız bu kanunlara, hepimiz bu kanunlara itaat edeceğiz. Kanunları yapacak biziz, vekillerimizdir. Kanunlara itaat edecek, en evvel biz olmalıyız."
"Evet, itaat edeceğiz; etmeyenler olursa onları da zorla itaat ettireceğiz. Kanunsuz millet, vicdansız insan gibidir. Kanunla vicdan insanları, biri dışarıdan, diğer içerden terbiye eden iki mürebbidir. Demir okunan Ferman, bir berat-i adalettir; bir Meşrutiyet Valisinin vekaletnamesi, bir hürriyet nigehbanının i’timadnamesidir"
"Valimiz, adil, hürriyetperver olursa, emrine itaat, icraatına muavenet boynumuzun borcudur. Kanun-i Esasi'ye muhalif harekette bulunursa, i'lay-i hakikate çalışmak üzerimize farzdır."
"Halbuki Valimizin iyiliğine, doğruluğuna, adaletine, hürriyetperverliğine ümidimiz ve itimadımız berkemaldir. Cenami Allah muvaffak bilhayr buyursun, amin. Yaşasın Hürriyet, yaşasın Adalet, yaşasın Uhuvvet, yaşasın Müsavat, yaşasın Kanun-i Esasi, yaşasın İstiklal."
Bir süre sonra Süleyman Şevki Paşa'nın Abdülhamid yanlısı olduğu anlaşıldı. Yedi ay sonra Diyarbakır'dan ayrıldı. Yerine mülkiye mezunu, meşrutiyetçi bir vali olan Galip Paşa gönderildi. Ziya Bey'in yayımlamakta olduğu Peyman gazetesi Galip Paşa'yı meşrutiyetin ilk valisi olarak kabul eder. Ve Galip Paşa için 7 Temmuz 1325/22 Temmuz 1909 tarihinde yapılan töreni, valinin konuşmasını ve Ziya Bey'in hazırlayıp Yüzbaşı Mazhar Bey'in okuduğunu nutku 13 Temmuz 1325/26 Temmuz 1909 Pazartesi günü sayısında yayımlar.
 
 
 
 
 
 
BÖLÜM-2: DİYARBAKIR İLİNİN I. DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA DURUMU
 
I. DÜNYA SAVAŞI BOYUNCA DİYARBAKIR
21 Temmuz 1914 tarihinde seferberlikle beraber Diyarbakır'da sıkı yönetim de ilan edildi. Bu ilan ayrıca davul ve zurna çalınarak bütün çarşı ve pazar yerleri dolaşmak suretiyle halka duyuruldu. Seferberliğin ilanı üzerine 20-40 yaşlarındaki erkekler silah altına alındı. Bu sırada vali Celal Beydi. Bu Celal Bey, daha önce Milli Eğitim Müdürü olarak şehrimizde bulunan ve XX. kesimide sözü edilen Hüseyin Celal Beydir. Valiliği 1912-1914 tarihleri arasında 1 yıl ve 9 ay sürmüştür.
Celal Bey, iyi bir yönetici olamamıştır. O günleri yaşayanların ifadelerine göre, zevkine düşkün, cahil, icraatında tarafsız olamayan bir kimse idi. Tanınmış bazı zengin Ermeni gençlerinin askerlikten kurtulmalarını sağlamak için onları çeşitli memuriyetlere atamış, bu arada tüccar Hazık Efendi'nin oğlu Said'i tahsildarlığa almış, bu davranışları şikayet mevzuu olmuştur. Yapılan soruşturma sonunda şikayet konusu iddialar sabit olmuş. Celal Bey de bu görevden alınmıştır.
Hüseyin Bey, iyi bir yönetici olamamıştır. O günleri yaşayanların ifadelerine göre, zevkine düşkün, cahil, icraatında tarafsız olamayan bir kimse idi. Tanınmış bazı zengin Ermeni gençlerinin askerlikten kurtulmalarını sağlamak için onları çeşitli memuriyetlere atamış, bu arada tüccar Haik Efendi'nin oğlu Said'i tahsildarlığa almış, bu davranışları şikayet mevzuu olmuştur. Yapılan soruşturma sonunda şikayet konusu iddialar sabit olmuş, Celal Bey de bu görevden alınmıştır.
Hüseyin Celal Bey, vekaleti vilayet kadısı Hulusi Beye bırakarak 5 Ağustos 1914 günü Diyarbakır'dan ayrılmıştır.
1914 YILI BÜYÜK YANGINI
18 Ağustos 1914'te gece yarısı Buğday Pazarı'nda "Cendere" denilen yerden başlayan yangın kısa bir sürede Ulu Cami önünden Melek Ahmed Paşa Çarşısına ve eski Borsa Hanı'ndan Kazancılar Çarşısı'na kadar uzanan geniş bir alanı kapladı. En büyük mağazaların, hanların, işyerlerinin bulunduğu yangın sahasında hiçbir şey kurtarılamadı. Bir iki yüz dükkan ve bir kaç han tamamıyla yandı. Surla çevrili eski şehrin ortasında bulunan bu geniş alan bugün bile harap bir haldedir.
Cihan Harbiyle beraber Diyarbakır'da büyük bir kıtlık ve pahalılık başladı. Bu yangın ve daha sonra Muş, Van, Bitlis işgal bölgelerinden göç eden aç ve perişan halkın şehre dolması, bu açlık ve sefaleti daha da arttırdı. Ayrıca, harp sebebiyle Diyarbakır 2.Ordu merkezi oldu. Bütün camiler zorunlu olarak askerlerce işgal edildi. Başta Nebi Camii olmak üzere, camilerdeki çeşitli İran halıları ayaklar altında ezildi, bir kısmı çalındı veya götürüldü. Cami mihrab ve duvarlarını süsleyen renkli ve çok eskiden kalmak çinilerin çoğu tahrip edildi .
1916 yılı sonlarında başlayan tifüs ve kolera salgını çoğu göçmen ve askerden olmak üzere şehir nüfusunun yarısını silip süpürdü. Sur diplerinde, açlıktan ölü insan etini yiyenler görüldü. Bu hastalık ve açlık dönemi bir yıldan fazla sürdü.
DİYARBAKIR'DA SEFERBERLİĞİN İLK GÜNLERİ
Rahmetli Mustafa Akif Tütenk, anılarında, seferberliğin ilk günlerinde Diyarbakır'ın durumunu şöyle anlatır:
"Silah altın a alınan askerin kayıt ve sevk işleri düzensiz bir şekilde yürütülüyordu. Silah altına alınacak efrada itibar olunmuyor, efrad sokaklarda, ötede beride yatıp kalkıyordu. Her gün değişik emirler çıkıyor, sevk olunan efrad bazen Harput'tan, bazen Malatya'dan terhis ediliyor. Sabah terhis edilen efrad akşam çağırılıyor. Doktor muayenesiyle tecil edilenler silah altına alınıyor, muayenesiz, tecilsiz efrad silah altına davet edildiği halde sokaklarda dolaşıyor. Davet et itaat etmeyenlerle firar edenler hakkında çeşitli ve çelişkili emirler geliyor. Firariler sabah ilan edilen bir ceza af ile akşamlıyor. Bir keşmekeştir gidiyor. Hususiyle Tekalif-i Harbiye Komisyonu idarenin düzenini büsbütün bozdu. Hıristiyan efradın büyük çoğunluğu tekalife kabul olundu. Ellerindeki sanayii vesile eden Tekalif Heyeti bu vasıta ile büyük yolsuzluklar icarasında kusur etmediler. Hele bu hususta vali Celal Bey'den sonra en faydalanmayı sanat ittihaz eden Muhasebe Mümeyyizi Seyyid Bey idi. Hıristiyanları İslamlara tercih ile bütün muamelatı kendilerine teslim etmişti. Özellikle o sırada Diyarbakır'a yollanan Rumlar da tekalife yevmiye ile alınmışlardı. Efrad-ı İslamiyye perişan surette Hasankale'de, Erzurum'da Rus kurşunlarına göğüs gerdikleri ve tifüs hastalığıyla pençeleştikleri zaman Ermeni gençelir birer vesile ile tekalife kabul olunarak hükümetin yok edilmesi planını yapmakla uğraşıyorlardı.
Vali Celal bey görevden alınmış yerine Adanalı Hamid Bey tayin edilmişti. Onun zamanında Ermeniler daha çok korunur bir duruma geldiler. Ermeni firarileri artık aleni surette sokakları dolaşmaya başladılar. Kıtaata kaydolunanlar bile firar ederek korkusuzca gezindiler. Hükumet bunları kıtalarına dönmek şartıyla affetti. Fayda vermedi. Takip olunur olunmaz damlara çıktılar. Bir halde ki, Hıristiyan mahalleleri adeta bir kale, bir ecnebi kalesi hükmünü almış idi. Sokaktan sokağa kolayca geçmek için damlar üzerine merdiven köprüleri yapıldı. Takip eden polis ve jandarmalarla çarpışmaya başladılar. 1330 (1914) senesinin garip bir tesadüfü de kar yağmaması ve sıcaklığın sfırın altına düşmemesi oldu. Bu müsait havadan faydalanan gayr-i müslim asker kaçakları damlardan inmediler. Damlarda kahveler kuruldu. Ve işte bu cihetle 'Dam alayı' teşkilatı büyüdü. Kıtalarından firar edenler bunlara katılıyorlardı. 15. kıt'a-i seferiyye kış mevsiminde yağmurlu bir havada Diyarbakır'a dahil olmuştur. Bu kıt'a-i seferiyye içinde bir miktar Rum, Ermeni vesair cemaatlerden efrad da vardı. Kıt'alar bütün hanları, camileri, mescidleri ve hatta bazı kişi odalarını işgal ettiler.
Bu kıt'alardan cepheye gitmek üzere buraya gelmiş olan Bağdat askerlirini igfal ederek, ellerindeki silahları para ile almaya yeltenen Ermeni tüccarların bir kısmı hükümetçe biliniyordu. Gerek Bağdat askerlerinin bir kısmının silahlarını satın alan ve gerekse damlardaki teşkilatı genişletmek işin çalışan Ermeni komitecileri, bu seferi kıt'a içindeki bir kısım Ermeni askerlerini firar ettirip silahlarıyla birlikte sakladılar. Hükumet Ermeni asker firarilerini takip edecek güce sahip değildi. Ermenilerin damlardaki teşkilatı hükumeti icray-i vazifeden men edecek bir güçte idi. Hançepek civarında polis tarafından takip olunan Ermeni asker firarisi için bir kaç Ermeninin zabıta kuvetlerine hücum edip silah çektikleri görülmüştü. Bu arada Ermeni asker firarilerinden biri kaçarken o civarda bulunan Sandıkçızade Abdurrahman Efendi'nin evine girmiş ve bir odasına saklanmıştı. Teslim olması için yapılan bütün çağrılar bir fayda vermedi. Vali Hamid Bey, teslim olmasını sağlamak maksadıyla hatta Ermeni murahhas vekili odasına gönderdi. Adam yine de teslim olmadı. Altı saatlik bir süreden sonra, nihayet adam ölü olarak ele geçirildi. Bu olay, Ermenileri galeyana getirdi ise de liderlerinin ve Ermeni murahhasının tavsiyeleri üzerine herhangi bir olay çıkmadı. Vali Hamid Bey Ermeni murahhası ile sıkı bir dostluk kurmuştu. O, bu davranışı ile Ermenilerin Diyarbakır'da herhangi bir olay çıkarmalarını önleyebileceğini sanıyordu. Ermeniler ise bu tutumdan daha çok yararlanıyorlardı: silahlanıyorlar, Rusların biraz daha ilerlemesini bekliyorlardı. Hamid Bey altı ay kadar bu görevde kaldı ve Mart 1915'de müfettişliğe atandı, yerine Musul valisi Dr. Mehmed Reşit Bey geldi .
İKİNCİ ERMENİ OLAYI
1311 (1895) yılında vuku bulan yukarda söz konusu edilen (bkz. sf. 699 v.d.) "Birinci Ermeni Olayı" ndan sonra Diyarbakır bölgesinde durum nisbeten sakinleşmiş, Müslüman halkla ilişkiler normal denebilecek bir vaziyete gelmişti. Meşrutiyetten sonra bu ilişkiler daha da düzelmeye doğru gidiyordu. Birinci Dünya Savaşının başlaması, Taşnak ve Hınçak komitelerinin faaliyetlerini daha da arttırması, başta Rusya olmak üzere aleyhlerine harbe girdiğimiz devletlerin kışkırtmaları üzerine, bağımsız bir Ermenistan kurma sevdasına yeniden kapılan Ermeniler, yurdun muhtelif yörelerinde kıyıma kalkıştılar. Doğu bölgesinde, silahlı Ermeni asker kaçakları bilhassa Rusların işgal ettikleri bölgelerde Türk ve Kürtlerden oluşan Müslüman halkı katliama giriştiler. Daha çok Van, Bitlis, Sason, Muş gibi Diyarbakır iline civar yerlerde vukua gelen Ermeni mezalimi ve katliamı Diyarbakır'da Müslüman halk üzerinde büyük üzüntü, telaş ve tepki yaratıyordu. Bu yörelerden kaçabilip Diyarbakır'a sığınan göçmenlerin Ermeni yaratıyordu. Bu yörelerden kaçabilip Diyarbakır'a sığınan göçmenlerin Ermeni terörü ve katliamı hakkında anlattıkları bu telaş, üzüntü ve tepkiyi daha da arttırıyordu.
Ermeni Komitelerinin Amal Ve Harekat-ı İhtilaliyesi adlı eserde "Ermenilerin Diyarbakır Vilayetindeki Ayaklanma Hazırlığı" hakkında şu bilgiler verilmektedir:
"Ermeniler, bu çerçevede müslümanlara göre çok azınlık oldukları halde Komite teşkilatını ve ihtilal hazırlığını ihmal etmediler. Seferberliğin ilanı üzerine komiteler burada da Rus işgalini kolaylaştırmak, ordumuzun hareketlerini güçleştirmek için askerden kaçma gibi tebliğleri yapmışlardı. Savaştan önce Komitenin bu çevredeki ümidi o kadar kuvvetli ve bu ümidin verdiği cesaret ve küstahlık o kadar büyük idi ki en ihtiyatlı Ermeniler bile açıktan açığa ve müslümanlara karşı Rus zaferlerini ilanen açıktan açığa kuruntuları olan ilmi, fikri, iktisadi üstünlüklerini açıklayarak hakimiyet hakkı iddiaya, toplantılarda, okullarda mükafat dağıtımı günlerinde içlerindekini açıklamaya, evlerine, okullarına, piskoposluklarına, kiliselerine, Ermeniliğe ait levhaları, Ermenistan haritalarını, Komite başlarının resimlerini asmaya, islamları tahkire, hükümet işlerini kötülemeye başladılar.
Bu şımarıklar büyük çoğunluğu İslam olan Diyarbakır gibi bir şehirde polis ve jandarma devriyelerini gezdirmemek, Ermeni mahallelerine geçen Müslümanlar üzerine pislikler atmak, tahkir etmek derecelerine kadar vardı.
Askerliğe gitmeyenlerle silahlı olarak ordudan kaçan veya kaçırılan (dam taburu) askerleri adıyla mahallerde damdan dama dolaşarak bütün ihtiyaçlarını tekalif-i harbiye olarak toplamaya vermek istemeyenleri tehdide başladılar. Rusların Azerbaycan'dan birkaç kilometre ilerlemeleri haberi üzerine burada bulunan komite şubesi (dam taburu) erleri, elli kadar fedai ile birlikte resmi daireler ve şehrin muhtelif yerlerin bombalar atarak şaşkınlıktan ve çıkarılacak yangınlardan faydalanarak şehrin önemli yerlerini işgal ve kapılarını kapayarak Müslümanları öldürmeye karar vermişler ve bu işin uygulanmasını müzakereye başlamışlardı.
Kaçaklar ve dam taburu adındaki eşkıyanın yakalanması için yapılan arama taramada dam taburunu teşkih eden 500 kişi silahlarıyla ve birkaç gün sonra Taşnak mektebinde asılı olan duvar haritası arkasındaki gizli sığınakta seferi kuvvetlere mensup dört kaçak yakalandı. Fedai olan bu dört kişinin önemli suikastler için özel olarak Ermeni piskoposu ile Komite ileri gelenleri tarafından oraya saklandıkları taraflarından yedirilip içirildikleri anlaşıldı.
Yasaklanmış silah ve bombaların imali için tuğla ile örülmüş bir mahzende saklandığı haberi alınınca 14 Nisan 1331 (1915) günü yapılan arama sonucunda nihayet merkezinde 60 dan fazla bomba dinamit kapsülleri kangallarda dinamit, barut yüzlerce mevzer manliher, gra, şinayoler tüfekleri, mavzer tabancaları çıkarıldı.
Aynı zamanda evlerin gizli mahzenlerinden yer altında dehliz ve kovuklarda gizlenmiş binden çok asker kaçağı yakalandı. Tahkikat sonucunda komiteler buraya da aynen (Van yönünde Ruslar ilerledikleri takdirde umum Ermenilerce tertiplenmiş, planlaştırılmış ve özel tebliğlerine göre ayaklanarak müslümanları katliam, şehri yakma, resmi binaları bombalayarak havaya uçurmaları ve Kafkasya sınırındaki ordumuzun arkasını tehdit ve diğer taraftan hükümeti meşgul ederek Ermeni isteklerini kabule zorlamaları, aynı zamanda Rusların işgalini kolaylaştırmaya çalışmaları) tebliğ edildiği bomba ve silah tedariki için en fakir Ermeninin bile başta piskopos olduğu halde Komite başları ve din adamları tarafından kararlaştırdıkları paraları verdikleri anlaşıldı. Araştırma vilayetin kazalarına da teşmil edilmesi üzerine her yerde ve hatta en küçük köylerde bile yasaklanmış silah ve pek çok patlayıcı maddeler bulundu.
Silah, patlayıcı maddelerden çoğu tarlalarda, Ermeni mezarlıklarında toprak altına gömülmüş, kilise avlularına, mahzenlere yerleştirilmiş olmalarına göre ele geçirilenlerin mevcuda göre onda bir nispetini geçmediği anlaşılmıştır. Bu nispet diğer yerlerde ele geçirilen silah ve patlayıcı maddeler içinde doğrudur.
Kaçaklarla, takibattan korkan fedailer Muş, Kığı, Bitlis, Van gibi yerlerden gelenlerle birleşerek her tarafa taarruza ve rast geldikleri perakende askerleri Müslüman halkı şehit etmekte, askeri erzak ve araç gereç kafilelerini arayarak bunları saldırılarına hedef yapmaktaydılar.
Bir zaman erzak sevki Ermenilerle yapılıyordu. Bunlardan önemli bir kısmının yerlerine varmadığı anlaşılmış ise de ne olduğu anlaşılamamıştır. Ermeni çetelerinin bu çevrede ettikleri cinayetlere gelince: Vilayetçe yapılan tahkikata göre Ermeniler Diyarbakır vilayetinde pek çok cinayet işlemişler, suçsuz silahsız kadın, çocuk ve ihtiyar İslamlara akıl ve hayale gelmeyen zulümler yapmışlardır."
Bu zulüm ve katliamlar hakkında Diyarbakır valiliğince yaptırılan tahkikat sonucu düzenlenen bir belge niteliği taşıyan raporu şöyledir.
1- Silvan kazasının Başnık adındaki Ermeni köyünde saklanan Doryan Dano ismindeki şehrin başkanlığı altındaki çete 28 Haziran 1331 (1915) tarihinde milis subayı Hacı Hamit efendinin emanetine teslim edilmiş, yeteri kadar jandarma ve milis erleriyle sevk olunan beşyüzden fazla mekkari kafilesine Şeytan kaya mevkiinde ve dereden geçtikleri bir sırada ansızın hücum ederek bunlardan pek çoğunu feci ve yürekleri parçalayıcı bir şekilde katlederek şehit ettiler.
2- Hava değişimi alarak memleketlerine giden hasta erlerden Lice kazasına bağlı Muzafkum ve Sırp Ermeni köylerinde bu köylerin komitacıları tarafından taarruza uğrayarak bazılarının başları kesik, kol ve ayakları bağlık olarak hepsini hançerleyerek parçalamışlar, böylesine vahşice şehit etmişlerdir.
3- Merkezin Şark bucağına bağlı Arzuoğlu ve Şani köylerinin Ermenilerden eli silah tutanlar Holanlı komiteci (Hone ) adındaki canavarın başkanlığı altında bir grup kurarak Hızır İlyas İslam köyüne hücum etmişler, köyü erkeklerinin askerde bulunmalarından faydalanarak köyün için ve tarlalarda rastladıkları bütün çocuk ve kadınları Merseni deresine sürüklemişler orada kurşun ve hançerlerle şehit etmişler, bazılarını doğramışlardır. Alçaklıklarını o derece ileri götürmüşler ki kadınları şehit etmeden önce kirletmekten çekinmemişlerdir.
4- Siverek, Urfa yolunda çalışan Ermeni işçiler isyan ederek jandarmaları şehit etmişler ve çevrede eşkıyalığa başlayarak Karacataştaki ziyaret yerinde rastladıkları ihtiyar erkek ve kadınları ziyaretten alarak üç yüz metre kadar bir yerde canlı nişangah yaparak en çirkin ve zalimce şehit etmişlerdin.
Bunun gibi daha birçok olaylardan da anlaşılacağı gibi Ermeniler islamlara karşı merhamet etmeden acımadan en alçakça cinayetleri yapmaya kararlı oldukları gibi yaptıkları bu alçaklık ve zulümlerden özel bir zevk duydukları anlaşılmaktadır.”
Dr. Reşit Bey göreve başlar başlamaz durumun vehametini, Müslüman halkın içinde bulunduğu gergin havayı hemen anlamış ve bazı önlemler almak, girişimlerinde bulunmak gereğini duymuştur. İlk iş olarak, Mektupçu Bedri, Jandarma Komutanı Rüştü, eşraftan Yasinzade Şevki, Pirinçzade Feyzi, Müftüzade Şeref (Uluğ) beylerden oluşan bir "Tahkik Hey'eti' oluşturdu. Peşinden, sivil halktan bir "Milis alayı" teşkil edildi. bu alayın başında Cemilpaşazade Mustafa Bey (Albay rütbesi ile) bulunuyordu. Diğer milis subayları şunlardı:
Binbaşı: Yasinzade Şevki (Ekinci)
Yüzbaşılar: Zazazade Hacı Süleyman, Cercisağazade Abdülkerim, Direkçizade Tahir, Piriççizade Sıtkı (Tarancı).
Teğmenler: Halifezade Salih, Ganizade Servet (Akkaynak), Muhtarzade Salih, Şeyhzade Kadri (Demiray), Piranizade Kemal (Önen), muhtarzade Salih, Yazıcızade Kemal, Hacı Bakır .
Bundan sonraki gelişmeleri Vali Dr. Mehmet Reşit Bey'in anılarından takip edelim:
"Diyarbekir'e varışım harbin en nazik zamanına rastlar. Van ve Bitlis'in mühim bir kısmı düşman istilasına uğramış; ordudan firar edenler her yerde saldırılarda bulunmakta, gasp ve soygunlar yapmada, vilayet dahilinde veya sınırlarında vukua gelen Yezidi ve Nasturi isyanları etkin tedbirler alınmasını gerektirmekte; Ermenilerin takındıkları saldırgan ve küstahça durum hükümeti cidden düşündürecek bir halde; buna karşılık dayanılacak bir muntazam kuvvet yok; ihtiyat efradı namıyla jandarmaya verilen kuvvet değer veren iktar itibariyle hiç mesabesinde, İslam kamuoyu bir taraftan harp endişesiyle, bir taraftan Ermeni katliam ve tecavüzleri korkusuyla heyecanlı, ürkek, her an patlamaya hazır durumda. Selefim Hamit Bey valilik etmemiş, zevki sefasıyla ve tam bir umursamazlık içinde hükümet varlığını, devletin otoritesini sıfıra indirmiş vaziyette. Tekalif-i harbiye ambarları, askeri nakliyat işleri ve bütün mühim işler ve görevler Ermenilerin, hatta Ermeni kotimecilerinin ellerine bırakılmış; Ermeni murahhası valinin özel danışmanı, tahsildarlık gibi basit bir görevi elde eden okumuş Ermeniler (bunlardan biri mülkiye ve hukuk mezunu iken, sekiz yüz kuruş maaşla tahsil memurluğunda çalışıyordu.) köyleri dolaşarak Ermenileri isyana hazırlamada; murahhas ve papazlar çevreyi dolaşarak "kurtuluş günü yaklaştı. Hazırlanınız, icap ederse çift hayvanlarınızı satıp silahlanınız. Muvaffak olduktan sonra Müslümanların serveti, toprakları, mülkleri bize kalacaktır mealinde ateşli nutuklar ve vaizler efkarı zehirlemekte ve zehirlemişler. Ermeni mahallelerinde ordudan kaçan ve kaçırılan birkaç bin efrad toplanmış, polis ve jandarmaları alenen tahrik etmekte. Ermeni mahallelerinde polis ve jandarma giremeyecek derecede hükümet nüfuzu kırılmış, alenen milli istiklal şarkılarıyla ve şimdiye kadar siz egemen millettiniz, bundan sonra biz hakim siz mahkumsunuz' hitap ve itapları ile Müslüman ahali açıkça tehdit ve tahrik edilmekte. Hasılı dinamitlerin, bombaların patlaması için Rusların biraz ilerlemesine ve gelecek emir ve işarete intizar olunmakta idi. İşte idaresi bu derece bozulmuş, vaziyeti bu kadar nazik ve vahim, düzeni sağlayacak kuvveti hemen hemen bulunmayan vilayeti vali olduğum zaman sabık validen sadre şifa verecek hiç bir bilgi ve görüş almak da mümkün olmadı. Vilayet memurlarına gelince, kadı, defterdar ve mektupçu yeni geldiklerinden mahalli ahvale vakıf değildiler, polis ve jandarma alay kumandanı gibi icra vasıtalarının ahlak ve iktidarları henüz meçhulüm. Fakat vazifede gevşeklik ve ilgisizlikleri mevcut davranışlarından anlaşılmakta. Her gün vilayetin bir mahallinde bir şekavet ve isyan haberi gelmekte; mesela aylardan beri asi bir Yezidi kabilesinin tenkiline gönderilen bir tabur seyyar jandarma mutlak bir acz içinde bağlanmış kalmış; yollarda emniyet yok, yolcular ve nakliye kolları saldırıya uğramakta; kısaca bir anarşi hüküm ferma ve tehlike pek büyük boyutlarda idi. Elimde güvenebildiğim kuvvet beraberimde gelen jandarmadan ibaretti. Halbuki bu küçük kuvvetle merkez ve mülhakatta mevcut firarilere, şakilere, isyan edenlere meram anlatmak; Ermeni çetelerinin saldırılarına, Ermeni komitelerinin müthiş teşkilatına karşı durmak mümkün değildi. Ya derhal istifa edip İstanbul'a gitmek, yahut büyük bir fedakarlık göstermek ve eldeki vasıtalarla fenalığın önüne geçmek için çalışmak lazımdı. Ahval ve vaziyeti bakanlığa olduğu gibi bildirdikten sonra İslam kamuoyunu teslim, sahvet-i hükümeti ibraz ve fakat aynı zamanda kabahatsizlerin kabahatlilerden ayırt edilmesi için ruhani reislerden ve şehrin ileri gelenlerinden oluşan komiteler tesisi yoluna gittim. Nizami kuvvet isteğime, merkez, muntazam jandarma veya nizamiye kuvveti vermek imkansız ve mahalli kuvvetlerle idare-i maslanat zaruridir tarzında cevap verdi. Vesait-i mahalliyeden maksat ya şehirlerdeki esnaf ve silah kullanmadan aciz ahali, ikmal efradı namı altında, polis ve jandarma hizmetinde müstahdem edilenlerden, yahut köylerde eli silah tutanlar firari olduklarından mükellefiyet haricinde ve işe yaramayacak kimselerdi. Öyle ikmal efradıki kendilerine tevdi olunan firari efradı şehirden çıkar çıkmaz beşer kuruş gibi bir meblağla kaçırmakta ve bazen kendisi de beraber kaybolmakta; öyle efradki muhafazalarına tevdi olunan askeri erzakı nakliyecilerle birlikte kaçırmakta ve bir daha görünmemekte idiler.
Bunlarla beraber üç yüz kişilik bir kuvvet gönderilmesini, yahut güvenilir ve fakat nasılsa askerlikten ürktüğü için firar etmiş olanlardan üç yüz mevcutlu bir kuvvet teşkiline müsaade buyurulmasını bakanlıktan istedim. Kabul olunmadı ve hep idare-i maslahat tavsiyesiyle karşılandım . Bu durum karşısında istifa edip gitmek aklıma gelmedi değil. Fakat seferberliğin ilanından az bir müddet sonra Basra'dan yolculuğa çıkarak hiçbir yerde bir buçuk aydan fazla kalmayarak on nüfuslu bir aile ile Bağdat-Musul yoluyla Diyarbekir'e kadar uzanan bir yolculuk etmiş ve son derece üzgün ve yorgun kalmış olduğumdan, Diyarbekir'e gelir gelmez istifa etmek ve yola çıkmak büyük bir perişanlık olacaktı. Yollarda kazanılan hastalıkları hala ailece çekmekteyiz. Binaenaleyh sabır ve sebatla çalışmaktan başka bir çare görmedim.
Diyarbekir'e geldikten sonra müftü, nakibü'l-eşraf gibi ilim adamlarından ve hükümet memurlarından alınan ve soruşturma ile sabit olan bilgilere göre, Merkez Ermeni Komitesi tarafından firar ettirilen silahlı Ermeni erleri, Ermeni mahallelerinde toplanmış ve gizlenmişlerdi. 'Dam alayı' adı altında bir teşkilat yapmışlar (Tekalif-i harbiye usulü ile) hanelerden yiyecek ve içecek temin, mahalleye giren memurlar ve İslam ahaliyi tahkir etmekte ve silahlı olarak kıyam ve isyan için vakit ve saatini beklemekte idiler. Bu halin devamı memleket için büyük bir tehlike ve hükümet haysiteyi için onur kırıcı bir durum idi. Önemli miktarlarda silah ve bombanın depo edildiği kanıtlarıyla haber verilmekte olup Müslüman ahali haklı heyecan ve korku içinde bulunuyordu. Halbuki bu derece müthiş stoka sahip silahlı bir kuvvetin, hususiyet evlerin savunmaya pek elverişli olması sebebiyle, ele geçirilmesi pek zordu. Elde ise ancak 25-30 Jandarmadan ve silahları eski sistem 50-60 ikmal efradından başka bir kuvvet yoktu. Hüsnüniyetle azim ve metanetin bazen büyük muvaffakiyetler temin edebildiğini düşünerek ve Hakk'a sığınarak hükümetin haysiyetini ve Müslüman ahalinin hayatını kurtarmak istedim. Seri ve ani bir tedbirle buna muvaffak oldum.
Şöyleki:
Ruhbani reislerle Meclis-i ruhani ve cismani azalarını ve beldenin muteber, hatırı sayılır, sözü geçer kişilerinin davet ettim. Hükümetin Ermeniler hakkındaki hüsn-i nazarını izah, bu unsurun memlekette mazhar oldukları refah halinin malum, büyük bir çoğunluğunun hükümete sadık ve İslam vatandaşlarla dost olduklarını beyan ettikten sonra, nasılsa düşmandan ve dış telkinlerden mülhem olarak yollarını şaşıran, hem vatanları, hem de ırktaşları için zararlı fiil ve hareketlere yeltenen fesatlaşan sadık ahali arasında bulunması ve korunması bütün bir unsuru itham altında bulunduracağından firari ve komiteci gibi zararlı kimseleri içlerinden çıkarıp hükümete teslim etmelerini rica ve talep ettim. Siz cemaatın ruhani ve cismani büyüklerisiniz. Sizin sözünüzden harice çıkmazlar. İstemiş olursanız hepsi teslim olur, dedim. Ve kendilerine bir hafta mühlet verdim. Bir hafta sonra bu zararlı kişiler silahlarıyla birlikte hükümete teslim olmazlarsa icraata kalkışacağımı ve tabii o zaman bunları, koruyanları, teşvik edenleri yakalayarak sıkıyönetim mahkemesine sevk edeceğimi kesin bir lisanla söyledim. Mühletin sona ermesinden bir gün önce tekrar bazı reisleri ve hatırı sayılır kimseleri çağırdım. Yarım ağızla ve boş mazeretlerle bir şey yapmadıklarını söylediler. Muayyen günde sabah erkenden Ermeni mahallesinin en mühim 3-4 sokağını ve bazı mühim noktaları tutturup haneleri gafletten birer birer aramayı ve bir günde beş yüzü aşkın firariyi silahlarıyla birlikte yakalamayı başardık. Yapılan aramalarda, mesela bir mektepte duvar haritasının arkasında gizli bir methalden girilip altı silahlı fedai yakalanmış ve mesela gayet mahirane örülmüş bir kargır kapı açtırılarak iki yüz bomba ve kırk kilo dinamit ve birçok silah ve cephane çıkarılmıştır. Yedi yaşından yukarı erkek ve kız Müslümanların katliam edilmesi, şehir ve kasabalarda taarruz ve müdafaa tertibatı ve genel kurmay başkanlığı ile kumanda heyetleri teşkili, Rusların istilası biraz ilerleyecek olursa resmi daireleri, şehir kapılarını bomba ile uçurduktan, vali, polis müdürü, jandarma komutanı gibi icra kuvvetlerini yok ettikten sonra kaçmak isteyen İslam ahalinin önceden seçilmiş yerlerden yaylım ateşi ve bombalarla karşılanarak yok edilmesi, Ermeni teşkilatının gaye ve kararları arasında idi. Hükümet konağı avlusuna getirtilip istif edilen öldürme ve tahrip aletlerini gören İslam ahali tabiatıyla müthiş bir beladan kurtuldukları için şükran ve sevinç gözyaşları dökmekte, muhabbet ve muavenetten başka bir muameleye layık görmediklerin bu nankör vatandaşlarına karşı nefret duymakta idiler. Tutukluların ifadelerinden elde edilen belgelerden birçok gerçekler meydana çıktı: Vilayetin en küçük bir Ermeni köyünde bile teşkilat kurulduğu, silah ve bomba stoku yapıldığı, büyük-küçük, kadın-erkek bütün Ermenilerin teşkilat ve maksattan haberdar oldukları, manen, bedenen veya fikren bu milli amaca katılmayan hiçbir Ermeni bulunmadığı görüldü. Ermenilerin bütün Osmanlı vilayetlerinde bomba, dinamit gibi tahrip vasıtasıyla silahlı bir isyana hazırlandıkları hükümetçe kesin olarak belirlenmiş, Ermenilerin meskun her şehir ve köyde bu Türk silahları meydana çıkarılmıştır. Buna dayanılarak Ermenilerin tehciri hakkında hükümetçe karar ittihaz ve vilayetlere tebliğ olundu.... Ermenilerin sevki gibi mühim bir meselenin iyi bir şekilde neticelendirilmesi büyüm bir himmete, mükemmel bir muhafaza teşkilatına muhtaç iken, orduya günlük kırk ton erzak sağlamak, vilayetin her yerinde baş gösteren soygun, adam öldürme, yol kesme olaylarına; Yezidilerin isyanına, Ermeni komitelerinin faaliyetlerine karşı koymak, civar vilayetlerden gelmekte olan binlerce mülteciyi yerleştirip, doyurma gibi gayet mühim sorunlar da mevcuttur. Bir taraftan da gerek Ermenilerin emel ve teşebbüslerinden galeyana gelen ve yahut yağma, talan hissiyle ayaklanan yerli İslam ahalisi de kafileler için büyük bir tehlike oluşturuldu. Ordu ve hükümet bu iş için muntazam bir kuvvet ayırma ve gönderme olanağından yoksundu. Elde bulunan Çerkez jandarmalar ikmal edilerek işe yarar ancak 50-60 kişilik bir kuvvet meydana getirilmişti... Binaenaleyh Ermeni meselesinden dolayı yalnız beni ve sırada vilayetlerde bulunan bütün vali mutasarrıf ve kaymakamları, Ermeni tehcirini kararlaştıran heyet ve hükümet-i değil, seferberlikten evvel ve sonra Müslüman köylerini yakıp yıkan, İslamları topluca öldüren, vatanı parçalamak için düşmanla işbirliği yapan, bomba, dinamit ve ateşli silahlar biriktiren, Osmanlı milletinin imhasını emel edinen Ermenileri, Ermeni teşvikçilerini, ruhani reislerini önce mahkemelerine sevk etmek; Ermeni meselesini hususi bir şekilde değil, Ermenilerin teşebbüs tarihlerinden itibaren cereyan eden olayları bu durumları dikkate alarak derinlemesine incelemekle gerçek adalete varmak mümkündür."
Tehcire tabi tutulan Ermeniler civar illerden Diyarbakır'a gönderiliyor ve buradan Musul'a sevk ediliyorlardı. Bütün bölgeden sevk edilen Ermeni adedinin 120 bin olduğu Vali Reşit Bey'in İçişleri Bakanlığına çektiği 15 Eylül 1331 (28 Eylül 1915) tarihli şifreden anlaşılmaktadır. Bunların büyük bir çoğunluğunun Musul'a vardığı da bilinmektedir.
Sırası gelmiş iken bir noktaya kısaca değinmekte yarar vardır: Ermeni tehciri (göç ettirilmesi) üç maddelik bir kanuna dayanıyordu. Bu kanun yalnız Ermenilere değil, kanun kapsamına giren bazı Müslüman ailelerine de uygulanmış, bir bölümü başka yörelere göç ettirilmiştir. Bu kanun bütün Ermenileri de uygulanmamıştır. Kurulan tahkik Heyeti 70 Ermeni’yi suçlu bularak Örfi İdare (Sıkı Yönetim) mahkemelerine sevk etmiştir. Başka yerlere göç ettirilenlere nasıl davranılması gerektiği, korumalarında ve yerleştirilecekleri bölgelerde ne gibi önlemler alınması icap edeceği, Dahiliye Vekaletini genelgelerinde gayet geniş olarak açıklanmıştır. Dr. Reşit Bey'in kurduğu Milis Alayı bu hususta büyük gayret ve çaba sarf etmesine rağmen bazı olayların vukuu önlenememiştir.
 
 
 
ENVER PAŞA'NIN DİYARBAKIR'A GELİŞİ
Enver Paşa, 29 Nisan 1332 (1916) Cuma Günü Diyarbakır'a geldi. Bu, şehrimize ilk gelişleriydi. büyük bir törenle karşılandı. Sivas'tan geliyordu. Halk otomobili ilk defa görüyordu. Bu sebeple Enver Paşa'dan çok bindiği otomobil ilgilerini çekti. 1 Mayıs 1332 Pazar günü, Bağdat'a gitmek üzere şehrimizden ayrıldı. İkinci gelişi 7 Eylül 1332 Pazar gününe rastlar. Diyarbakır'da iki gün kalmıştır.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN DİYARBAKIR'DAKİ
KAFKAS CEPHESİ KOMUTANLIĞI
I.Dünya Savaşı'nın ortalarındayız. Kafkas Cephesi kritik bir durumda. Muş ve Bitlis düşman işgali altında Van-Bingöl bölgelerindeki zayıf müfrezelerin takviyeleri gerekli. Başkomutanlık, Rus ordularının daha çok ilerleyerek Diyarbakır ve çevresini almalarını önlemek, Rus Cephesi'nin sol kanadına saldırarak Erzurum'u geri almak düşüncesiyle Trakya'da bulunan 2. Ordu'nun Doğu Cephesi'ne sevkini kararlaştırır. Bu ordunun komutanı Ahmet İzzet Paşa'dır. 16. Kolordu da bu orduya bağlanır ve komutanlığına Çanakkale savaşları kahramanı Albay Mustafa Kemal atanarak Kafkas Cephesi'ne hareket emri verilir.
Albay Mustafa Kemal, Çanakkale dönüşü bir süre İstanbul'da kalmış, sonra bazı işlerini yoluna koymak için Sofya'ya gitmiştir. Bu sırada, Çanakkale'den Edirne'ye dinlenmek üzere gönderilen 16. Kolordu'nun komutanlığına atandığına dair 10 Mart 1916 tarihli Başkomutanlık emrini alır. 15 Mart 1916'da Karaağaç'a gelerek görevine başlar. 24 Mart 1916'da Mardin'e gelir. Belediye Başkanı Hıdır Çelebi'nin evinde misafir edilir. 27 Mart 1916 günü Diyarbakır'a gelir. Bu arada tuğgeneralliğe terfi eder.
bu tarihlerde Ahmed İzzet Paşa'nın komutasındaki 2.Ordu Karargahı henüz Keşan'da bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa'ya 2. Ordu Karargahı Diyarbakır'a gelinceye kadar kolordusuna ait gerekli talimatı, 2.Ordu Komutanı Vehip Paşa'dan alması, Başkumandanlık Vekaleti'nce buyrulmuştu. Kısa bir sürede cephe durumunu inceleyen Mustafa Kemal Paşa, almak istediği tedbirleri 3. Ordu Komutanlığı'na şu şifre ile bildirir:
 
III. Ordu Komutanlığına
1-17. Piyade Alayını Kulp bölgesinde ve Kozma geldiklerini kuzeyden korunak maksadıyla kullanacağım. Bu maksatla Diyarbekir'e ilk ulaşan taburu Hazro üzerinden dün hareket ettirdim . Bir tabur bugün, diğer tabur da yarın aynı istikamete hareket edecektir.
2- 5'inci Tümen, Bitlis cephesindeki Surem-Mergek hattındaki düşmanı tazyik etmektedir. Kozma geldikleri karşısında 24 Mart 332'de faaliyet gösteren üç piyade taburundan ibaret düşman kuvvetlerinin zikredilen tarihte sizlerle ciddi teşebbüste bulunmamış ve Musalla karşısında düşman faaliyeti görülmemiş olması Muş batısında bulunan düşman kuvvetlerinden bir kısmının Bitlis'e hareket ettirilmiş olması ihtimali vardır. Bu hususun anlaşması geçen gerek 5'inci Tümen ve gerekse Bingöl müfrezesi genel cephesi boyunca kati tedbirlerin alınmasını emrettim.
3- Bunun üzerine 5'inci Tümenin başladığı taarruzunu kati neticeye ulaştırılması için lüzum görürsem 1/2 Nisan akşamı Hazro'ya yetişecek olan 17'inci Alayı şimdilik Kulp bölgesinde bulunduracağım.
4- Kolordu karargahı ve kolordu süvari bölüğü bugün Diyarbekir'e ulaşmış bulunuyor.
5- Ben Nisanın birinci Cuma günü 5'inci Tümen nezdine hareket edeceğim. 1/2 Nisan 332 sabahından itibaren emirlerinizin zikredilen yere telgraf merkezi vasıtasıyla verilmesi istirham olunur. Silvan'dan sonra hangi telgraf merkezinde bulunacağını ayrıca arz edeceğim.
6. Kolordu Kumandanı
Mustafa Kemal (18)
Sason ve Mutki bölgelerinde bulunan milis kuvvetleri için de ilgililere şu talimatı verir:
"1-Mutki bölgesindeki milisler, Hacı Musa Bey kumandasında olarak, Kerp-Bitlis istikameti ile Tatvan'ın batısında Korsuvak - Höyükşiyan - Kerpişen - Ezgirt istikametinde Mutki bölgesi içerisinde ilerlemeye çalışacak, düşman çete ve kuvvetlerine karşı adı geçen istikametleri örtmek ve korumakla beraber düşmanın geri atılmasına çalışacaktır. Her fırsattan faydalanarak Bitlis ve Muş ovalarına doğru sarkan düşman taciz edilecektir. Hacı Musa Bey, 5'inci Tümenin Duhan Boğazı'nın batısında bulunan kuvvetleriyle aralıksız olarak irtibatta bulunacak ve Bitlis'e karşı yapılacak harekata katılacaktır.
2- Sason bölgesinde bulunan milis ve gönüllüler, Mahbuban ve Tabk üzerlerinden Sason'a gelen istikametleri koruyacaktır. Ayrıca düşman çetelerini geri atmaya ve Bitlis-Muş ulaştırma hattı üzerine doğru ilerleyerek düşmanı taciz etmeye çalışacaklardır. Bu bölgedeki gönüllüler reislerinin emir ve komutasında bulunacaklardır. Sason Askerlik Şube Başkanı müfrezelerimizin harekatını düzenlemek ve maksada göre sevk ve idare etmek hususunda emir ve talimat vermek ve Sason bölgesinin korunması hususunda gereken askeri tedbirleri almakla görevlidir.
3- Mutki ve Sason bölgelerindeki müfrezeler, 5'inci Tümen Komutanı'nın emrinde olup, her hususta gereken emri kendisinden alacaklardır.
4- Mahallindeki en büyük mülkiye memurları dahi, müfrezelerimizin ihtiyacını sağlamak ve halkın moralini yüksek tutmak hususunda birliklerle işbirliği yapacaklardır.
5- Bu talimat, Bitlis Vilayetine, 5'inci Tümen Komutanlığı'na, Sason Kaymakamlığı'na gönderilmiştir. 6 Nisan 1916.
6. Kolordu Kumandanı
Mustafa Kemal (19)
Henüz Diyarbakır'a hareket etmemiş bulunan 2. Ordu Komutanlığı'na gönderdiği 10 Nisan 1916 günlü raporda, cephe durumunu ve alınan tedbirler hakkında şu bilgiler vardır:
"I.Emrimde bulunan cephe aşağıdaki şekilde kısımlara ayrılmıştır.
 
 
5. Tümen Cephesi:
a. Botan suyu (Van Gölü'nün 50 km güneyinde) ile Van Gölü'ne akan Güzeldere arasındaki Hizan bölgesi, burada Van Gölü güneyi müfrezesi vardır. Bunun kuvvetli Yarbay Ali komutasında 1000 kişilik bir piyade taburu ile 300 milisten ibarettir.
b. Güzeldere ile Bitlis Boğazı (her ikisi dahil) arasında bir tabur noksan olmak üzere, 5'inci Piyade Tümeni, bunun sağ kanadı ve merkezi ile Koltik-Sürüm ve batısında boğaz içinde; Deliklitaş (harita yok) hattında sol kanadıyla Hürmüz kuzeyinden, Nebat dağına kadar uzanmaktadır. 28 Mart 1916'da şifre ile arz ettiğim şekilde iki piyade alayı ve bir süvari alayı tahmin ettiğim düşman, asıl mevzilerinin Sindiyan-Pırhan-Kerp hattında bulunduğu anlaşılmaktadır.
c. Bitlis Boğazı (hariç) ile Muş-Bitlis yolu üzerinden Nuh'tan 5 km kadar doğuda bulunan Hotayta silsilesinin aşarak gelen yol ile, bu yolun birleştiği İrzak-Sokul arasındaki Mutki bölgesinde Hacı Musa komutasındaki gönüllü müfrezesi vardı. Bu müfrezelerin mevcudu belli ve sınırlı değildi. Bunların görevi, Bitlis batısında harekatta bulunarak, tümenin harekatını kolaylaştırmakla beraber, Korsuvak ve Ziren'den Muş Ovası'na inerek Bitlis-Muş arasındaki düşmanın irtibatını güçleştirmekti.
4 Nisan 1916'da Nuh'dan Karsuvak istikametinde ilerleyen Rus kuvvetleri yenilmiş ve beş esir alınmıştır. Bitlis batısındaki Kerp üzerinden de bir tabur kadar düşman kuvvetinin Mutki'den merkezi olan Tatvan'a ilerlemesi üzerine, Musa Bey kuvvetlerinin bir kısmını bu düşmana karşı göndermiş ve düşmanı mağlup etmiştir. düşmanın geriden takviye alması üzerine müfrezemiz Narvan batısında Görden suyu civarına çekilmiştir. Bu cihetten ilerleyen düşman kuvveti anlaşılamamıştır. Fakat bir takım çetelerden olduğu zannediliyor. Kerp'ten gelen düşmana karşı boğazın batısında bulunan 13. Alay'ca gerekli tedbirler alınmıştı.
d. Mutki bölgesi batı sınırı (hariç) ile Talori suyu (dahil) arasındaki Sason bölgesi kaza merkezi olan (Kabilcivaz (Sason) Askerlik Şubesi Reisi Önyüzbaşı Ahmet komutasında ve kendi reisleri de emrinde olmak üzere yeni teşkil ettiğim milis müfrezesi vardır. Bunların kuvvetleri henüz kesin bir şekil almadı. Vazifesi, Muş'un 6 km. doğusunda Kortik dağının doğusundan gelen yol ile Tolori suyu vadisinin ve bu istikamette Beleki kuzeybatısındaki Mahbuban üzerinden Sason'a gelen istikametleri kapamak ve düşmanı taciz etmektir. Düşmanın 4 Nisan 1916'da bir çetesi Mahbuban'da yenilgiye uğratılmış, Tepik ve Geligozan istikametinde ilerleyen diğer bir düşman çetesiyle çatışma olmuştur. Bunların sonuçları hakkında henüz bir bilgi alınamamıştır.
17.Alay Bölgesi
Kozma dağı ve güneyinde Tolori suyu (hariç) ile Murat suyu sol kıyısında Muş Genç yolu (dahil) arasındaki Kulp bölgesinde, 27 Mart 1916'da Çabakçur müfrezesi cephesine düşman tarafından yapılan taamızlar üzerine, dağılmaya başlayan milislerin Lice ve Hani'den gönderilen milis ve jandarmalarla takviye edilerek, direnmeleri sağlanmış ve bunlar halen 700 kadar milis ve 70 kadar jandarmadan kurulu bir kuvvet halinde Şin'de ve Şin kuzeyindeki Kozma gediğinde ve Kozma dağının doğu ve batısından Şin'e gelen yollar üzerinde bulunmaktadır.
Mahallinde vasıta tedarik edilerek, çabuk bir şekilde Diyarbakır'a taşınan 17.Alay Makinalı Tüfek Bölüğü, yarın Hazro üzerinden Kulp bölgesine gönderilecektir. Şimdilik kendisine Kulp bölgesinin komutanlığını verdiğin alay komutanının görevi Kozma dağı geçitlerini kuzeyden korumak ve milis gönüllüleri ile Muş ve Murat suyu arasındaki sahada taaruzi hareketlerle düşmanı taciz ve işgal etmektir.
Bu bölgede 4 Nisan 1916'da Kozma gediği ile bunu 8 km. kadar doğusunda Gelikenin arasında Şin üzerine yürüyen 400 kişilik bir düşman kuvveti yenilgiye uğratılarak, çekilme zorunda bırakıldı. Aynı günde kuvveti tahmin edilemeyen bir düşman faaliyet görülmektedir.
Palo Bölgesi
Bölgede Diyarbakır'dan, Lice'den, Palo'dan ve Harput'tan getirilen, sayıları bini geçen milis ve jandarmalardan kurulu müfrezeler bulunmaktadır.
29 Mart 1916'da Dersim asileri, Peri suyundan Palo'ya iki saat mesafeye kadar tahribat yaparak, ilerlediler. 3 Nisan 1916'ya kadar olan çatışmalarda, asiler 100 kadar ölü vermiş, kalanları kamilen tenkil edilerek Peri suyunun kuzeyine atılmıştır. Müfrezelerimiz Palo'nun 30 km. kuzeyi, Çolik'in 50 km batısında adı geçen istikameti koruyacak surette bilfiil ve Golan hattında Peri kıyısında gereken emniyet tedbirlerini almışlardır.
Bu müfreze, Çapakçur Müfreze Komutanlığı'na bağlamış olup bir kısım kuvvetlere de Çapakçur müfrezesi takviye edilmiştir. Genel Dersim Sancağı'nda ve teşkilat babında 3.Ordu Komutanlığı'nın ve Elazığ Vilayeti'nin alabildikleri tedbirleri sordum, fakat henüz hiçbir cevap alamadım.
5. Emrimde bulunan cephenin kanatları aşağıdaki kuvvetlerle irtibat ve temastadır:
Sağ kanattan Musul Grubu ile irtibat yapılmıştır. Adı geçen gruba iki bölük piyade, iki adi toptan ibaret bir kuvvetle, Şemdinan ve diğer iki kolundan birisi Rayet diğeri Savuçbulak ile Tenaviz arasındadır.
Sol kanattan, 3. Ordu'nun Kiği-Oğnut arasındaki Mendellu-Çatma hattında bulunan 36. Tümen kanadı (2000 kişiyi aşmıştı) Elazığ'da büyük kısmıyla toplanan 13. Tümen'le temas ve irtibatta bulunmaktadır.
Bundan sonra, 3. Ordu ile temas muhafaza edilmekle beraber, alacağım tertibat ve önemli olaylar hakkında zaman zaman bilgi verilecektir.
Kolordu Karargahı ve Süvari bölüğü ancak Diyarbekir'e gelecektir. Erzak depolama ve taşıma aracı tedariki emirlerinin temin ve uygulanması ve yollar hakkında gereken tedbirleri iki ila üç güne kadar ikmal ettikten sonra, Bitlis cephesini denetlemek ve tetkik etmek üzere hareket edeceğim. Hareket gücümü ve yolda irtibat işini ayrıca arz edeceğim.
6. Kolordu Kumandanı
Mustafa Kemal (20)
Bir süre sonra 2. Ordu Karargahı'nın Diyarbakır'a alınması üzerine 16. Kolordu Karargahı da Diyarbakır'da Silvan'a taşındı (16 Nisan 1916). bu kolordunun savunma alanına giren Doğu Cephesi bölümü, Van Gölü güneyinden Çapakçur Boğazı'na kadar olmak üzere, yaklaşık 80 km lik bir uzunlukta idi. Muş ve Bitlis Cephelerinde incelemelerini sürdüren Mustafa Kemal Paşa, Bitlis Boğazı içinde sıkışıp kalan 5. Tümen Karargahını ve bu tümenin düzeltilmeye muhtaç savaş hattını, bulundukları durumdan kurtarmak lüzumu üzerinde önemle durur ve ilgililere gereken emirleri verir. Muş Cephesi'nin de düzeltilmesi icap etmektedir. Her iki cephenin de düzeltilmesinin, Muş ve Bitlis'in düşmandan geri alınmasıyla mümkün olabileceği kanaatine varır. Silvan'a dönünce yapılacak taarruz için gerekli hazırlıklara başlanılmasını 5. ve 8. Tümen Komutanlıklarına bildirir. Bu arada önemli bir sorun haline gelen iaşe sorununu da çözümler. Temmuz ayı sonlarında yaptığı teftiş ve aldığı bilgiler, taarruz zamanının geldiği sonucunu verince 5 Ağustos 1916'da taarruz emrini verir. Çetin savaşlar sonunda 7 Ağustos Muş ve bir gün sonra da Bitlis geri alınır. Mustafa Kemal paşa, 2. Ordu Komutanlığı'na çektiği 26 Temmuz 1332 (8 Ağustos 1916) tarihli telgrafta zafer haberini şöyle veriyordu.
 
Belge 20
"İkinci Ordu Komutanlığına
Muş dün ve Bitlis bugün kolordumuz tarafından zapt ve işgal edilmiştir. Mağlup edilmiş düşman kuvvetleri takip edilmektedir.
6. Kolordu Kumandanı
Mustafa Kemal (21)
O tarihlerde Diyarbakır'da karamsar bir hava esmektedir. Van, Bitlis, Muş yörelerinden kente akın eden göçmenlerin perişan durumları, Rus ordusundaki Ermeni kuvvetlerinin halka yaptığı zulüm ve işkence olayları, halkta büyük bir telaş ve heyecan ayartmış, onları şaşkına çevirmiştir. Rusların yakında Diyarbakır bölgesine de saldırma korkusu, bu heyecan ve şaşkınlığı daha da artırmaktadır. Mustafa Kemal Paşa'nın bu zafer haberi büyük bir sevinçle karşılandı. Halkın morali düzelmiş, kentte bir bayram havası esmeye başlamıştı. İkinci Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa verdiği cevapta şöyle diyordu:
 
Belge 21
"Bitlis'te 16. Kolordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Kumandanızda bulunan askerlerinizi hüsn-ü muhafaza ederek, lüzumu zamanında dahiyane kudret ve hamasetle ifa buyurduğunuz kahramana hizmetten dolayı zat-ı alinizi tebrik ve teşekkürlerimi bildiririm.
 
2. Kolordu Kumandanı
Mustafa Kemal
Mustafa Kemal Paşa'nın yaveri Şükrü Tezer, bu savaşı şöyle anlatır:
"Karargahı Bitlis deresi içinde bulunan 5. Fırka'ya bağlık kuvvetlerin işgal eylediği bütün cephe boyunca başlayan taarruz hareketi, düşmanı, tutunabildiği yerlerden söküp atmak suretiyle fırka lehine inkişaf ederek çok kası bir müddet zarfında, yani taarruzun başladığı tarihin üçüncü günü, Bitlis'in geri alınmasına muvaffakiyet hasıl olmuştur.
Rusların, Bitlis'i elden bırakmamak uğrunda gösterdikleri anudane mukavemetin, Türk süngüsüyle kırılması karşısında ileri harekata devam olunarak Bitlis'in geri alınması tarihinden iki gün sonra da Van Gölü kıyısında bulunan Tatvan kasabası, birliklerimiz tarafından işgal olunmuş ve düşman, bu mevkiden 30-40 kilometre kadar daha gerilere çekilmeye mecbur bırakılmıştı (.....) 8. Fırka kuvvetleri de bulunduğu Bayrakaltı mevkiinden aynı tarihte taarruza geçerek her iki cephe üzerinde cereyan eden savaşlar sonunda, Bitlis ve Muş'un geri alınmasına ve böylece düşmanı bu cephede de hayli geri atarak Muş ilerisinde yeni savunma hattı kurulmasına muvaffak olunmuştu." Ancak, 2. Ordu'nun yarısının henüz cepheye gelmemiş olması; 3.Ordu'nun Erzincan batısına çekilme zorunda bırakılması; ikmal ve iaşe zorlukları, kazanılan bu zaferin daha da genişletilmesini önledi. Ruslar kuvvetlerimizi parça parça yenmeyi planlamışlardı. Mustafa Kemal paşa, bu zaferiyle düşmanın taktiğini önlemiş oldu.
Muş ve Bitlis'in geri alınması üzerine Mustafa Kemal Paşa'ya altın kılıçlı imtiyaz madalyası verildi.
Çapakçur Savaşları
Ağustos ayı içinde Ruslar bu defa Çapakçur (Bingöl) Cephesi'nde taarruz geçtiler. Burası 16. Kolordu Cephesi'ne bitişik bulunuyordu. 16. Kolordu'nun 8 Tümen'i ile 3. Kolordu'ya bağlı 7.Tümen, yan yana idi. Bu iki tümeni Murat nehri birbirinden ayırıyordu. Ordu Komutanlığı 7. Tümen'i de Mustafa Kemal Paşa'nın emrine vererek, savaşı idare görevini kendisine yükledi. Bu sırada Çapakçur Boğazı'nı savunan 14. Tümen Komutanı Ali Fuat Cebesoy, Bu savaşlara ve Mustafa Kemal Paşa'ya ait bir hatırasını şöyle anlatır: "1916 yılı yazlarında Çapakçur Boğazı'nın müdafaasında Ruslarla yaptığımız kanlı muharebenin son safhasına kadar birbirimizi görmemiz mukaddermiş. Ben kumandanı bulunduğum 14.Tümen'le Çapakçur Boğazı'nı çok üstün Rus kuvvetlerine karşı savunurken, tümenimin önemli bir kısmını kaybettiğim sırada, Muş'taki 7. Tümen'i alarak imdadıma koşmuş olan 16. Kolordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa, yandan ve bütün şiddetiyle düşmana karşı taarruza geçmiş, beni düştüğüm müşkül ve tehlikeli durumdan kurtarmış, bu suretle Çapakçur Boğazı'nın müdafaası başarıyla ve şanla sonuçlanmıştı.
Bu başarı günlerinin birinde, Çapakçur dağlarının en yüksek bir noktasında buluştuğumuz akşam O, savaş meydanlarında kolağalığından, generalliğe ben de albaylığa yükselmiş bulunuyordum. Şimdi O, bir üst rütbede ve benim amirim, kumandanım mevkiinde idi. Maiyetim ve emir subaylarım ile beraber kendisine mülaki oldum.Üç adım kala ayaklarımı sertçe birbirine vurarak selam resmini ifa ettim, aynı vakar ve ciddiyetle selamını aldı.
-Hoş geldiniz, Ali Fuat Beyefendi, dedi. Sonra birden bana doğru yürüdü.
-Fuat, kardeşim, diye boynuma sarıldı; kucaklaştık. Durumu kısaca anlattı:
-İkinci Ordu Kumandanı'nın, seni iki piyade alayı ile ihtiyatsız olarak yalnız bırakmış olmakla boğazın stratejik değerini takdir etmediğini gördüm. Yardım için ordu Kumandanı'na teklif ettim ve onun emrini beklemeden derhal harekete geçtim. Tanrı'ya şükürler olsun, seni kurtardım.
Çapakçur'un meşe ve çam ormanlarıyla bezenmiş, o yüksek tepeleri üzerinde o akşamı hala hatırlar ve heyecanla ürperirim .
MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN SİLVAN'DAKİ YAŞANTISI
Mustafa Kemal Paşa, Silvan'da bulunduğu süre içinde mülkiyeti o tarihlerde Hazrolu Mehmed (Budak) Bey'e ait olup sonradan çiftçi Emin Yörük'e intikal eden evde kaldı. Karargah binası ise, Silvanlı Sadık (Üstün) Bey'e ait olup şimdi Gazi İlkokulu olan bina idi .
Silvan Kasım Karabekir İlkokulu eski müdürü Mehmet Çelik, 1972'de 79 yaşındaki babası Kasım Çelik'ten naklen Mustafa Kemal Paşa'nın Silvan'daki yaşantısıyla ilgili şu bilgileri vermiştir: "Mustafa Kemal Paşa, haftada, bazen on günde bir, bizim manifatura mağazasına gelir, oturur; Sadık (üstün) Bey'le tavla oynardı. Bir gün Rusların Muş'un Şinik ve bazı şimal köylerini işgal ettikleri ve köylülere işkence yaptıkları haberi geldi. Paşa, hemen cepheye gitti, bu köyleri işgalden kurtardı ve bir miktar Rus askeri esir alarak Silvan'a döndü. Mustafa Kemal Paşa beraberinde iki yetim kız getirmişti. Bu kızlar 9-10 yaşlarında olup, Paşa'nın emriyle halen Zekeriya Öztekin'e ait olan evde yaşlı, kimsesiz bir kadınla oturuyorlardı. Kendilerine Katar Komutanı (Levazım Müdürü) Şevki Bey bakar,geçimlerini sağlardı. Bu kızların isimleri Nigar ve ikbal idi. Bir gün paşa'nın Levazım Müdürü Şevki Bey, bizim bahçeden iki kavak ağacı kestirdi. ben engel olmak istedim. Beni azarladı. ve bir tokat attı. Sabahın erken saatleriydi. Ben de gidip Paşa'nın evinin kapısını çaldım. Kapıyı açan Paşa, ne istediğimi sordu. Durumu anlattım. Paşa çok üzüldü ve: 'Bir dakika bekle' diyerek içeri girdi. Dönüşünde iki altın getirerek: 'Al çocuğum bunlar senin kesilen kavaklarının parası' dedi. Sonradan duyduğuma göre, Şevki Bey'i de epey azarlamış. Ben o zaman henüz pek gençtim. paşa'nın bu davranışına hayran kalmıştım. Paşa, halkı seven, adaleti seven bir zattı."
Hazrolu Seyfeddin Budak'tan alınan iki hatıra: "Mustafa Kemal Paşa 16. Kolordu Komutanı olarak Silvan'a geldiği günden itibaren onu meşgul eden önemli işlerden biri de ordunun erzak ve iaşe durumu idi. Paşa ailemizden en çok Mehmet Bey'le muhabere eder, Hazro'ya geldikçe ona misafir olurdu. Bir gün yine karargah subaylarıyla birlikte Hazro'ya geldikçe ona misafir olurdu. Bir gün yine karargah subaylarıyla birlikte Hazro'ya geldi ve Mehmed (Budak) Bey'e misafir oldu. O gün, öğle yemeğinde çok çeşitli ve nefis yemeklerle ağırlanan Paşa, sofraya davet edildiği zaman: "Asker cephede aç iken ben bu nefis yemekleri yiyemem" diyerek sofraya oturmaz. Mehmed Bey hemen ortaya atılır: 'Paşam, askerin bir aylık ekmek ihtiyacını temini üzerime alıyorum. Siz yeter ki bizi bu şereften mahrum etmeyin' deyince her birlikte yemeğe otururlar. Hemen o gün Mehmet Bey 800 kile (bir kile 300 kilodur), Hatip Bey 400 kile, durumu müsait olan halktan da 500 kile buğday toplanarak Levazım Müdürü Şevki Bey'in emrine verilir. Mehmed ve Hatip Beyler bölgeyi dolaşarak kolordunun ekmek ihtiyacının bir aylığını temin ederler. Yine bir gün Paşa, Mehmet Bey'le sohbeti sırasında sorar: 'bir gün bu taraflara gelirsem Hazro dağları beni saklar mı?' Mehmet Bey şu cevabı verir: 'Biz de, Hazro dağları da hepimiz sana feda, emrindeyiz Paşam.' Mehmet Bey bu hatırasını anlatırken, hep şöyle derdi: 'Düşünüyorum, gerçekten Paşa buraya gelseydi verdiğimiz sözü tutabilecek miydik?'.
1981 yılında 75 yaşında bulunan Silvan'lı Fatma Nine'den derlenen bir hatıra: "Mustafa Kemal Paşa Silvan'a geldiği zaman ben 10-12 yaşlarında idim. Paşa'nın çadırı Sadık (Üstün) Bey'in konağının önünde idi. Paşa ile Sadık Bey'in oğlu Recep'in de kirvesi olmuştu. Biz çocuklar, her gün Paşa'nın çadırının önünde toplanır, kendisini görmek için saatlerce beklerdik. Paşa, çadırından çıktığında bizleri okşar, şeker verir, fakirlere elbise dağıtırdı. Bir gün, Hazro'u Mehmet Bey, bizim eve geldi. Mustafa Kemal Paşa'nın bana gönderdiği elbiseyi ve yüzüğü verdikten sonra, büyük anneme: 'Mustafa Kemal paşa bu kızı evlatlık almak istiyor' deyince, büyük annem, hem sevindi hem üzüldü. Ağlayarak: 'Bu kız, yedi şehidin hatırasıdır. Baba, amcalarım, dedem hep şehit oldular, bir bu kız kaldı, nasıl vereyim? cevabını verdi. Böylece bu büyük şansı yitirmiş oldum. Hala o büyük insanın nurlu yüzü gözümün önünde durur. Evlatlığı olmamanın ezikliği var içimde."
Kulp'lu Hakkı Tel'in anlattıkları: "Babam Sabri, Mustafa Kemal Paşa'nın milis kuvvetlerinde binbaşı idi. Kulp'taki büyük evimizi hastane için boşaltarak Paşa'nın emrine verdi. Paşa Şin yaylasında çadırını bir ceviz ağacının altına kurdurmuştu. Temmuz ayında Ruslar taarruza geçtiler; 8'inci Fırka çok zayiat verdi. Darakuluk'ta yapılan bu savaşta Alay Kumandanı Recai Bey şehit oldu. Mersinli Binbaşı Turgut Bey bacağından yaralandı. Hastane olarak kullanılan evimize getirildi; tedavi sırasında o da öldü. 8'inci Fırka Kumandanı Rıfat Bey'le Anduk dağına çıkıldı. Rus taarruzunu durdurmak için tedbirler düşünüldü."
Kulp'lu Hacı Süleyman Uğur, şu tamamlayıcı bilgiyi veriyor:
"Rusların ilerlemek istedikleri üç yol vardı: Bitlis yolu, Kulp yolu ve Çapakçur (Bingöl) yolu. Bunların en önemlisi Kulp yolu idi. Buradan geçerlerse Diyarbakır'a varırlardı. Kordik Rusların, Kozma dağı bizim kuvvetlerin elin idi. Şin yaylasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları toplandılar. Rusları vadi içine çekmek için geri çekilmeyi planladılar. Ruslar Pomak'a gelmeden ateş edilmemesine, böylece tamamen pusuya düşmelerinin sağlanmasına karar verdiler. Yedi aşiret Rus kuvvetlerine karşı cephe aldı. 14 yaşından yukarı herkes silah altına alındı. Aşiretin, daha doğrusu milis kuvvetlerinin başında, Konuklu Şeyh Muhammed Emin bulunuyordu. 8'inci Fırka ile kulplular ve milis kuvvetleri, Ruslara karşı kahramanca çarpıştılar ve Rusları yendiler."
Mustafa Kemal Paşa Silvan'da bulunduğu sıralarda, 7 Kasım 1916'dan 24 Aralık 1916'ya kadar, bir buçuk aylık bir süreyi kapsayan günce tutmuştur. Atatürk'ün Hatıra Defteri adlı kitapta yayımlanan bu günceden , Mustafa Kemal Atatürk'ün Silvan'dan 16. Kolordu Komutanı iken en çok Sadık (Üstün) Bey, Ali Ağa (Azizoğlu), Hazrolu Mehmed (Budak) ve Hatip (Budak) Beylerle görüştüğü; kaymakamın Adil (Tigrel) olduğu; Cemil Çeto, Mutki aşireti reisi Hacı Musa ve kardeşi Nuh Beylerle bu süre içinde tanıştığı; boş zamanlarını bazen ava gitmek, çoğunlukla kitap okumak, arkadaşlarıyla bazı konuları tartışmakla değerlendirdikleri anlaşılıyor.
MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN II. ORDU KOMUTAN VEKİLLİĞİ
Ahmet İzzet Paşa'nın bir süre izinli olarak İstanbul'a gitmesi sebebiyle kendisine vekalet etmesi hakkında aldığı emir üzerine 1 Kanunuevvel 1332 (14 Aralık 1916) Perşembe günü, Silvan'dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa, otomobille üç buçuk saatte, Diyarbakır'a geldi. Kendi Kolordusuna da Ali Rıza Paşa vekil olarak atanmıştı. 16 Aralıkta II. Ordu Karargahı'nın bulunduğu Sekerat'a varan Paşa, İzzet Paşa ile görüşerek vekaleti devraldı. Burada Ordu Kurmay başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'le görev arkadaşı oldu. İsmet Bey'den ordunun durumu hakkında bilgi aldı. Kışın doğurduğu iaşe güçlükleri yüzünden ileri hatlarda bazı hafif birlikler bırakarak cepheyi geriye almayı kararlaştırdılar.
Ahmet İzzet Paşa'nın mezuniyetten dönüşü üzerine vekalet görevi sona eren Mustafa Kemal Paşa'da Sekerat'tan ayrılarak, 1917 yılı Ocak ayı içinde, Silvan'a gitti. Şubat ayında, Başkomutanlık Vekilliğinden Hicaz Kuvve-i Seferiyesi adı altında kurulacak yeni bir ordunun başına geçmesi emrini aldı. Hemen Şam'a hareket etti. Hicaz'an ve Suriye'nin genel durumunu o günlerde Şam'da bulunan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya arz ederek O'nu, böyle bir ordunun kurulması fikrinden caydırdı. Kendisine bu defa II. Ordu Komutanlığı teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa'nın II. Ordunun Ahmet İzzet Paşa'nın emrinde bulunduğundan bahisle gösterdiği tereddüt üzerine Enver Paşa'nın, II. Ordu ile III. Ordunun "Kafkas Orduları Grubu" haline getirilerek İzzet Paşa'nın komutasına verileceğini açıklaması sonunda, teklifi kabul etti.
Atatürk'ün Hatıra Defteri kitabında açıklandığına göre, 11 Mart 1917 tarihi sıralarında, Elazığ’da bulunan II. Ordu Karargahı, yerinde kalmak suretiyle ve Ahmet İzzet Paşa komutasında olarak "Kafkas Orduları Grup Karargahı" adını almış; Silvan'da bulunmakta olan 16. Kolordu Karargahı da II. Ordu Karargahını teşkil etmek üzere Diyarbakır'a taşınmıştır.
MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN II. ORDU KOMUTANLIĞI 
5 Mart 1917'de II. Ordu Komutanlığı'na atanan Mustafa Kemal Paşa, 13 Mart 1917'de Diyarbakır'a geldi. Silvan'da bulunan 16. Kolordu Karargahı da II. Ordu Karargahı'nı oluşturmak üzere Diyarbakır'a alındı. Karargah binası, İçkale'de şimdi Komutan Atatürk Müze ve Kütüphanesi olan bina idi . Kendisi de bir süre, eski Osmanlı Bankası, halen Kavasısagir Sokağı'nda bulunan Hacı Sinan Özbastacı'ya ait evde oturdu. Sonra Mardin Kapısı dışındaki Seman ve Pamuk diye anılan iki köşkü ikametgah olarak kullanıldı. Bu iki köşk, sonradan belediyecek satın alınarak bunlardan, Paşa'nın bizzat oturduğu Seman köşkü 1937'de mükemmel bir şekilde onartılmış ve "Atatürk Köşkü" adıyla anılır olmuştur. Atatürk'ün doğumunun 100. yıldönümü sebebiyle bu köşk 1981'de yeniden onartılmış; bahçesi ve çevresi güzel bir şekilde düzenlenmiş bulunmaktadır
13 Mart 1917 tarihinde görevine başlayan Mustafa Kemal Paşa, birliklere şu emra yayımladı: "Allah'ın inayeti ve beni seven kalplerin sevi ve güvenine dayanarak başarılı olacağımıza tam bir inançla II. Ordu emir ve komutasını üzerine aldım. Sayın komutan ve bütün kahraman silah arkadaşlarını saygı ve samimiyetle selamlarım."
Aynı gün bölgesinde bulunan vali ve mutassarıflarla Diyarbakır Posta Telgraf Başmüdürlüğü'ne şu buyruğu yolladı: "Allah inayetiyle Diyarbakır'a giderek II. Ordunun emir ve komutasını üzerine aldım. Öteden beri olduğu gibi ordunun başarısına ait olan yardımlarınızın devamını temenniyle en samimi saygılarını tekrar ederim, efendim.
Ordu cephesi genellikle olaysız bir durumda bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, 2 Nisan 19174de birlik komutanlarına, menzil müfettişliğine ve Diyarbakır PTT Başmüdürlüğü'ne, ordu karargah şubelerine gönderdiği genelgede "Diyarbakır postahanesinin her gün öğle zamanı İstanbul'dan saat ayarı yapacağını, birlikler, karargah ve menzil müfettişliğinin en yakın PTT merkezleriyle saatlerini ayar etmelerini, Diyarbakır PTT Başmüdürlüğü batan merkezlerin saatlerini, İstanbul ayarı ile her gün öğle üzeri ayar etmek sureti ile İstanbul enlemine göre bütün II. Ordu birliklerinin saatlerinin birleştirilmesi mümkün olacağını ve bu saatin görüşmelerde, raporlar ve askeri harekat için esas kabul edileceğini" bildirdi. Bunun uygulanmasına 3 Nisan 1917'de başlandı.
Bu tarihte II. Ordunun genel durum şöyle idi:
1) 5. Tümen Bitlis'ten olup, iki alayı ile Rehva boğazı iki tarafında ve Ortap-Tahtalı-Kotni hattındadır. Van'ın güneyi Gevaş'ın 15 km batısında Fişvan'ın civarında bir müfrezeyle gözetlenmektedir.
2) 2. Kolordu: İki alaydan ibaret, örtme birlikleriyle Masalla deresi Sigi-Karir dağı hattında olup, diğer iki alayı ile Murat güneyinde Carir-Modan-Pınarçeşme Robcan hattında asıl mevzide bulunmakta, bir alayı da Lice ve Hani arasındaki köylerde ihtiyattadır.
16. Kolordu'nun lağvı üzerine, evvelce bu kolordunun emrinde bulunan 8'inci Tümen'in, Kortik güneyinde ve Kozma'da zayıf müfrezeleri bulunmaktadır. Bir alayı Şin boğazı içinde, kademeli bir surette, diğer bir alayı Pasur (Kulp)’da, 23. Alay’ıda 5. Tümen’in ihtiyatı olarak, Ziyaret civarındadır. 5, Tümen ile 8, Tümen arasındaki bölgede, Mutki ve Sason müfrezeleri vardır.
3) 4.Kolordu: İki alaydan ibaret örtme birlikleriyle Maskan-Uzunmeşan-Çöp suyu hattında olup, büyük kısmıyla Gökdere dağı-Çille dağı hattında asıl mevzidedir.
4) 8.Tümen, Külüşkür civarında bulunmaktadır. Dersim dahilinde Nazimiye, Hozat ve Çemişkezek’te ufak müfrezeler bulunmaktadır. Acemi olarak gelecek ikmal erlerinin eğitim ve öğretimini yaptırmak üzere 5. ve 8. Tümenlerden ikişer tabur, eğitim kadroları ile Savur’da ve 2. Kolordu’dan iki, yedi tabur eğitim kadrosuyla Urfa’da, 4. Kolordudan, dört, beş tabur eğitim kadrosuyla Elbistan’da bulunmaktadır.
Rusya’da büyük karışıklıklar olduğu; bir hafta evvel düşmanın bir kısım piyade kuvvetinin Erzincan’dan Erzurum istikametine çekildiği; Kazak alaylarının daha evvel gitmiş olduğu; başka bir söylentiye göre de Rusların tamamen çekilecekleri, haberlerini Erzincan’dan gelen bir köylü öğrenildiğini 4.Kolordu Komutanı orduya bildirdi.
5) Tümen ve 4. Kolordu bölgelerinde önemli bir olay olmadı. Yalnız 2. Kolordu Cephesinde, 2350 rakımlı tepeye doğru gelen düşman kuvveti 2-3 Nisan 1917 gecesi keşif kollarımızla karşılaşmış ve çatışma başlamıştı. Bu çatışma hakkında kesin bir rapor alınamadığından, sonucu anlaşılamamıştır. Kolordunun diğer cephelerinden durgunluk devam etmektedir.”
Ordunun en belirgin sorunu iaşe meselesi idi. Paşa, bunu çözümlemek için bölge dahilindeki vali ve mutasarrıfların her birine ayrı ayrı tebligatta bulunarak Diyarbakır’a davet etti. Birkaç gün süren toplantı sonunda iaşe meselesinin çözüm yolları tespit edilerek gerekli kararlar alındı.
Mustafa Kemal Paşa, Nisan ayı sonlarında, beraberlerinde Kurmay başkanı İzzettin (Çalışlar), Harekat Şube Müdürü Binbaşı Şemsettin (Şener) ve bir-iki mülhak subay olduğu halde, eskiden II.Ordu’nun o sıralarda 4.Kolordu’nun karargah merkezi olan Sekerat’a giderek İsmet (İnönü) Bey komutasındaki 4.Kolordu birliklerini denetledi. Bu arada, II. Ordu’ya bağlı Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa komutasındaki Kolordu’ya da uğradı. Buradan Kafkas Orduları Grubu Karargahı’nın bulunduğu Elazığ’a giderek komutan Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret ve kendisiyle cephe durumu hakkında gerekli temaslarda bulunduktan sonra Diyarbakır’a döndü.
3 Temmuz 1917 gecesi Diyarbakır Valisi Bedrettin Bey’in evinde Mustafa Kemal Paşa şerefine hususi bir ziyafet verilmektedir. Ordu ve vilayet erkanından bazıları da bu ziyafete katılmışlardır. Bu sırada, Başkomutanlık Vekili Enver Paşa’dan “zata mahsus” şifreli bir telgraf gelir. Telgrafta : “Teşkili derdest bulunan VII. Yıldırım Ordusu Kumandanlığı’nı bilakaydüşart kabul edip etmeyeceğinizin acele işarı denilmektedir. Paşa ilkin: “Çok acayip şey” diyerek hayretini ifade eder, sonra yaveri Şükrü Tezer’e: “Teklif olunan Yıldırım Ordusu Kumandanlığı’nı bilakaydüşart kabul ediyorum” şeklinde cevap yazılmasını buyurur. Beş gün sonra gelen ikinci telgrafta, Paşa’nın VII. Yıldırım Ordusu Kumandanlığına tayini icra kılındığından bahisle, ordu karargahını teşkil etmek üzere ve maiyetinde yaverleri olduğu halde İstanbul’ hareketi bildirilir.
9 Temmuz 1917 tarihinde Diyarbakır’dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa, Mardin Halep yoluyla İstanbul’a hareket eder .
Mustafa Kemal Paşa II. Ordu Komutanı olarak Diyarbakır’da kaldığı bu kısa süre içinde Belediye önündeki meydanı açtırarak bir park haline getirtti. Bağdat (şimdi Gazi) Caddesi’nin Belediye önünden Balıkçılarbaşı’na kadar olan bölümünü genişletti. Mardinkapı’yı yeni bir düzene sokturdu. Mardin yolunu onarttı .
Mustafa Kemal Paşa, halka gayet iyi davranır, dertlerini dinler, yardımcı olmaya çalışırdı. Bilim adamlarına özel bir ilgi gösterir, onlarla sohbet etmekten, dini konular da dahil, çeşitli konuları tartışmaktan, fikir alışverişinde bulunmaktan hoşlanırdı. O tarihlerde Lice müftüsü bulunan Mehmet Tahir’in, Paşa’ya sunduğu aşağıdaki kıta bunun bir ifadesidir:
“II. Ordu-yı Hümayun Kumandanlığı
Canib-i Alisine
Ehl-i ilme iltifat hasbi olur Yezdan için
Mukteza-yı şime-i tebcildir insan için
Mahzar olmuş olduğum asar-ı eltafın heman
Şükrü vacib oldu Paşa’m gördüğüm ihsan için
Nefsimi tezkiyeden vareste, aciz, Tahir’im
Pek büyük ali huzura gelmişim şükran için.”
Bu bölümü, 1972’de 78 yaşında bulunan T.H. Başaranlar’ın şahidi olduğu bir olayı aktarmakla noktalıyorum: “Mustafa Kemal Paşa Diyarbakır’da bulunduğu sıralarda askerin bir kısmı Deliller Hanı’nda kalıyordu. Dünya Savaşı sebebiyle şehir işgal altındaki bölgelerden buraya göç etmiş fakir kimselerle dolmuş vaziyette idi. Memleketin zenginleri, çeşitli semtlerdeki camilerde kazanlarla yemek pişirterek fakir halka, göçmenlere dağıtırlardı. Bu arada, Mustafa Kemal Paşa’nın emirleriyle askerin artıkları da dökülmez, fakirlere verilirdi. Bir gün akşam üstü Paşa, atına binmiş. Seman Köşkü’ne, yani evine gitmekte iken, Deliller Hanı karşısındaki Hacılar Harabesi’nde bir asker karavanası etrafında kümelenmiş çocuklar görür. Çocuklar sekiz, fakat kaşıkları bir tane. Bu çocuklardan biri ‘ye’ deyince, elinde kaşık bulunan çocuk karavandan bir kaşık yemek alıp ağzına götürür; ‘ver’ deyince elindeki kaşığı yanındakine verir. Böylece, sıra ile ve komutla yemek yiyen bu çocuklardan komut vereni Paşa’nın dikkatini çeker, ilgilenir. Kimsesiz, fakat gayet zeki ve cevval olan bu çocuğu yanına alır. Diyarbakır’dan ayrılırken de beraberinde götürür.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
BÖLÜM-3: DİYARBAKIR İLİNİN MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA YERİ VE ÖNEMİ
 
MÜTAREKE VE MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA DİYARBAKIR
I.Dünya savaşı’nın sonlarına doğru Almanya ve diğer müttefikleri yenilgiye uğrayıp teslim olunca, aynı safta bulunan Osmanlı İmparatorluğu da İtilaf devletleri adına İngiltere temsilcisi Amiral Arthur Calthrope ile 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kaldı. Osmanlı hükümeti bu girişimde bulunurken gayet ümitli idi. Buna sebep de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’un 8 Ocak 1918 günü yayınlandığı bildirinin 12 nci maddesinde, “Bugünkü Osmanlı İmparatorluğunun Türk kısımlarında Türklerin saltanat ve milli egemenlikleri sağlanacaktır.” Denilmesi ve İngiltere Başkanı Lloyd George’un 5 Ocak 1918’de Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşmada, “Türkiye’yi başkentinden ve Türk Milletinin çoğunlukta olduğu zengin ve bilinen Küçük – Asya ile Trakya’dan yoksun bırakmak için savaşmadığını” söylemesi olmuştu.
Ancak, Mütarekeden sonra bu ümit kısa bir sürede düş kırıklığına dönüşmüştür. Bu mütarekeye imzasını atanlardan Rauf (Orbay) Bey, anılarında şöyle der:
“Bu kanata ben de iştirak ediyordum. Ne yazık ki bu fikir ve kanatlarımızda yanılmıştık. Mütarekenin hemen ertesi günlerinde gördüğümüz hareket tarzları ile tamimiyle hayal kırıklığına uğradık. Rızaları ile kabul ettikleri şartlara hiçbir makul sebep olmaksızın riayet etmediler. Mütarekenameyi pervasızca ve mütemadiyen yırta yırta parçaladılar”. Böylece bütün yurdu kara bulutlar kaplamış, millet şaşkın ve perişan bir durumda Yer yer işgaller başlamış, vatan tehlikede. Aydınların bir bölümü karamsar, ümitsiz, bir bölümü kurtuluş işin çıkış yolu aramakta. Yurdun çeşitli yerlerinde “Reddi İhlal”, “Müdafaa-i Hukuk” cemiyetleri veya buna benzer teşekküller kurulmakta. Mütarekenin gizli tutulan bir maddesine (24 madde) dayanılarak Vilayet-ı site (Altı vilayet: Erzurum, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Van ve Bitlis)”in Ermenilere bırakılacağı söylentileri, bu iller halkının huzursuzluğunu büsbütün artırmakta idi.
Diyarbakır’da, mütarekenin ilk aylarında bazı Hürriyet Ve İtilaf Cemiyet mensupları İttihat ve Terakkicilere karşı faaliyete geçtiler. Birtakım geçmiş olayları ele alarak onlardan öç almaya kalkıştılar. Cemiyetin başında bulunan Hacı Niyazi (Çıkıntaş) Bey, bu kuruluşun liderlerinden Mehmet Ali, Ali Kemal ve Rıza Tevfik beylerin desteğini sağlayarak bir kısım İttihatçı aydınları, çeşitli bahanelerle ve bilhassa Ermeni tercihiyle alakalı göstererek, tutuklanmalarını mahalli hükümetten ısrarla istiyordu. Bu arada, Ermeni tehciri sırasında yapıldığı iddia olunan yolsuzlukları yerinde incelemek üzere 1918 yılı Haziran ayında oluşturulan on “Tahkik Heyetin” eden 8.Tahkik Heyeti Diyarbakır’a gönderilmişti. Buna karşılık, memleketi İtilafçıların fesat ve şerrinden, Ermenilerin taşkınlıklarından korumak için, siyasi hayata hiçi atılmamış gençlerden oluşan silahlı ve gizli bir “İmdat Komitesi” kurulmuştu.
Aralık 1918’de, İstanbul’da, çoğunluğunu Diyarbakırlı vatansever aydınların oluşturduğu bir “Vilâyet-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruldu. Cemiyetin başkanı Bitlis eski valisi Harputlu Mahmud Nedim Bey’di. Diğer kurucuları ve Yönetim kurulu üyeleri ise şunlardı: Süleyman Nazif, eski valilerden Diyarbakırlı İsmail Hakkı, Diyarbakır milletvekili Fevzi (Pirinçcioğlu), ve Zülfü (Tigrel), Sivas milletvekili Rasim, Erzurum milletvekili Hoca Raif, Malatya eski milletvekillerinden Sivaslı Abdulmuttalib (Öker), Diyarbakırlı Cavid (Ekin).
İlk genel kurul toplantısını 13 Aralık 1918’de yapan cemiyetin amacı tüzüğünün 2.maddesinde belirtilmiştir.
“Madde 2- Cemiyetin maksadı Vilayat-ı Şarkıyede mütemekkin bilcümle anasırın dini ve siyasi hukukunun serbesti-i inkişafını temin edecek esbab-ı meşru’aya teşebbüs ve vilayat-ı tarihiye ve milliyelerini indelhace alem-i medeniyet huzurunda müdafaa ve vilayat-ı mezkurede vaki olan mezalim ve cinayatın eshabı ve avamili, fail ve müsebbibleri hakkında bitarafane tahkikat icrasiyle mücrimlerin müsareaten tecziyelerini talep ve anasır beynindeki suitefehhumun izalesiyle kemafissabık revabıt-ı hasenenin teyidine gayret etmekten ve hal-i harbir vilayat-ı mezkurede tevlid ettiği harabi ve sefalete hükümet nezdinde teşebbüsatta bulunmak sureti ile mümkün mertebe çaresiz olmaktan ibarettir”.
 
Cemiyet özetle ve özellikle şu iki görüşü savunuyordu:
1-Doğu illeri tarih itibariyle bir Müslüman-Türk memleketidir. Bu bölgede Ermeniler öteden beri çok küçük bir azınlıktır.
2-Elli yıldan beri Ermeniler bu bölgede çeşitli siyasi öldürmeler ve komitecilikle Müslümanları müdafaa zorunda bırakmışlardır. Teşebbüs ve tekaddum onlardan gelmiştir. Yapılacak tarafsız bir araştırma ve soruşturma bunu ispatlayacaktır.”
Cemiyetin görüşlerini “Hadisat” gazetesi savunmakta idi. Gazetenin başyazarı Süleyman Nazif’ti. Ayrıca, bu görüşlerin bütün dünyaya duyurulması ve savunulması için Fransızca bir gazetenin de çıkarılması kararlaştırılmıştı. Böyle bir gazeteyi “Le Pays” adıyla yayınlanmayı da üyeden Sivaslı Abdülmuttalib (Öker) üstlendi.
Cemiyetle ilgili ilk haber Hadisat’ın 4 Aralık 1918 günü 46 numaralı sayısında çıkmıştır. “Vilayat-ı Şarkıyyemizin Hukuku” başlıklı bu haberde aynen şöyle denilmektedir.
“Vilayat-ı şarkıyyede unsur-ı galip olan Türk ve Kürtlerin hukuku milliyesini müdafaa azmiyle alakadar bazı zevat-ı marufu tarafından bir hey’et teşkil edilmiş ve bu baptaki muamele-i resmiyeye tevessül kılınmıştır.
Erzurum, Bitlis, Diyarbakır, Sivas, Mamuretülaziz (Elazığ), Van vilayetlerinden müteşekkil olan vilâyet-ı şarkiyede en ziyade Türkler, sonra Kürtler ekseriyet-i kahire teşkil ederler. Rabıta-i İslamiye ise aradaki ırki ve lisanı ihtilafı büsbütün izale etmiştir. Bu vilayetler ahalisi meydanında aile-i Osmaniyeden iftirakı arzu ve hatta bu iftiraka bila ıstırar tahammül edecek adamı tasavvur olunamaz. Yeni teşekkül eden Müdafa-i Hukuk-u Milliye heyeti bu hakikati aleme ispat için her vesileyi ihzar edecektir. Mesaisinde nail-i muvaffakiyet olmasını temenni ederiz.”
Gazetenin 5 Aralık 1918 günlü sayısında Süleyman Nazif’in bu konuyu işleyen “Can Noktamız” başlıklı bir başyazısı var. 13 Aralık 1918 tarihli sayıda ise cemiyetin ilk toplantısından haber verilmekte ve aynen:
“Vilâyet-ı şarkıyyedeki hukuk-ı tarihiye ve ırkiyemizin duçar-ı tecavüz olmamasının temin maksadıyla teşekkül eden cemiyet, dün ilk ihtimamı, Müdafaa-i Milliye Merkez-i Umumisinde akdetmiştir” dedikten sonra bu ilk toplantıda alınan kararlar şöyle sıralanıyor:
1-Vilayat-ı şarkıyyede Türk ve Kürdün hukuk-ı tarihiye ve ırkiyesi Osmanlılık milliyeti altında müctemi” ve her iki ırkın telif-i menafi – biri diğerinin hakkına tecavüz etmeksizin de – kabil olduğu.
2-Avrupa’ya heyetler izamiyle hukuk-ı müşterekemizin müdafaası.
3-İstanbul’da Fransızca bir gazete tesisiyle maksadımızın ıtlaı cihana isalı.
4-Ermeni meselesinde bazı memurin ve eşhas tarafından ika edilmiş olan ceraimi tel’in ile beraber Ermeni çeteleri canibinden irtikap edilmiş olan cinayatı vak’alarla irac ile ilan.
5-Büyük dostumuz Piyer, Loti’ye hakkımızda gösterdiği asar-ı vefa ve müveddetten dolayı telgrafla teşekkür etmek.
6-Ermeni meselesinde her iki taraf günahkarlarının ta’yin-i mahiyeti için masraf-ı seferiye müteferri’aları cemiyet tarafından verilmek üzere garaz ve taassup hislerinden mütecerrid ve yalnız aşk-ı adaletle müteharrik ulema-i hukuktan bir hey’et gönderilmesine delalet için yine büyük dostumuz Piyer Loti’ye telgrafla müracaat edilmesi.
7-İtilaf devletlerinin şehrimizdeki mümessilleriyle heyet-i idare erkanından bazı zevatın görüşmeleri”.
Bu cemiyetin çalışmalarına katılan ve sonra Erzurum’da bir şubesini açan Cevat Dursunoğlu bu konuda şu bilgileri veriyor:
“İşte bu sıralarda milli felaketin ağırlığını gören memleketin idraklı evlatları ötede, beride toplanıyor, bu imansızlığa karşı koyacak tedbirleri arıyorlardı. Bir gün Milli Kongre’nin toplandığı haberi yayılıyor, ertesi gün Paşaeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin kurulduğu işitiliyordu.
Gene bu günlerde ben de rahmetli Süleyman Nazif’in delaletiyle bir , Vilayatı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kurulduğunu gazetelerde okudum.
O gün Divanyolu’nda Müdafaa-i Milliye Sepet Fabrikası’nın (*) üstünde küçük bir odada toplanan, cemiyete başvurdum.
Cemiyetin reisi eski Bitlis valisi Harputlu Nedim bey adında yaşlı bir zattı. Reisten başka o gün orada rahmetli Süleyman Nazif’le eski Beyrut valisi Diyarbakırlı İsmail Hakkı, Diyarbakır mebusu Feyzi, Sivas mebusu Rasim, Sivaslı genç bir yedek subay olan Abdülmuttalip (**) ve yine gen bir yedek subay olan Diyarbakırlı (***) beyleri ve bugün adlarını hatırlayamadığım daha birkaç kişiyi buldum. Kendimi takdim ederek cemiyet emrinde çalışmağa geldiğimi söyledim. Bu cemiyetin ruh-i muharriki Süleyman Nafiz’ti. Genç bir unsurun arız hizmetinden memnun oldu. Derhal beni aralarına aldılar. O günkü müzakere Seyit Abdülkadir’in kurduğu “Kürt Teali Cemiyeti” nin şark vilayetlerinde meydana getirilmesi istenilen birliği bozacağı hakkında idi.
Savaş yıllarında bu bölgeyi birkaç defa gezdiğim için ben de söze karıştım. Müzakerenin sonunda Süleyman Nazif’in bir kere bu cemiyetle görüşerek ne yapmak istediklerini anlamasına ve mümkün olursa bu cemiyeti dağıtarak bize iltihakına çalışmasına karar verildi. Süleyman Nazif kendisine heyetten bir arkadaşın yoldaşlık etmesini istedi. Yaşlı ve mevki, mansıp görmüş zatlardan hiç birisi zatlardan hiç birisi ikinci olmak istemediğinden, savaş sıralarında Doğu bölgesinde çalıştığını ileri sürerek beraber gitmemi münasip gördüler. Ertesi gün bu cemiyetin “İçtihat Evi” yanındaki merkezine gittik. Cemiyetin reisi ayandan Seyit Abdülkadir’le beraber üç genç hazırdılar. Bu gençlerden yalnız birisini tanıdım: Bitlisli Yüzbaşı Emin’le şark cephesinde tanışmıştım. O zaman Türkçü idi. Burada Kürt muhtariyeti fikri güden bir cemiyette emin’i görmek bende büyüm bir hayret uyandırdı. Öbür ikisi pürüzsüz Türkçe konuşan Refahlı iki İstanbul çocuğu idiler. Bu iki gencin o zaman bir kelime Kürtçe bilmediklerine eminim. Kendilerini dilini bilmedikleri, yurtlarını görmedikleri bir kavmin “Muhayyel Taht”ının adayları sayıyorlardı. Bizi çok soğuk bir yüzle karşıladılar. Süleyman Nazif bunların durumlarına aldırmayarak “Şark vilayetlerinin üzerinde kötü ihtiraslar dolaştığını, Ermenilerin yurdumuza göz diktiklerini, bu durum karşısında Müslüman hakimiyetinin devamını ancak bu bölge halkının gösterecekleri birlikte mümkün olacağını, Kürt Teali Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurulmasının Kürtle Türk’ü ayıracağını, halbuki bizim kurduğumuz Vilâyet-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin hiçbir kavmi ayrılık gütmeksizin, Türk-Kürt ayırmaksızın bütün bu vilayetler halkını, içine alabileceğini kuvvetli bir mantık ve canlı bir dille anlattı. Süleyman Nazif’in sayın döktüklerini karşılayacak bir söz bulamayan heyet kısaca bizimle görüşülecek hiçbir şeyleri olmadığını, itilaf devletlerinin kendilerine her yardımı yapacaklarını ve bizim kendi başımızın çaresine bakmamızı tavsiye ederek konuşmayı kestiler.Türk milletinin yaşama hakkının tükendiğini sanan bu zavallıların düştükleri dalaletten kurtarılmasına imkan olmadığını anlayarak yanlarından ayrıldık. Ertesi günkü toplantıda Süleyman Nazif bir gün önceki görüşmeyi heyete anlatarak Türklerden ayrılmanın ölüm demek olduğunu bilmek Kürt kavmi karşısında bunların gafletini gazetelerde yayınlamaktan başka çare kalmadığını söyledi.
Bundan sonraki birkaç toplantıda cemiyet adına çıkarılacak gazete işi, tehcir dolayısıyle türk milletine yapılan iftiraları karşılama yolları ve şark vilayetlerindeki Müslümanların haklarını hangi yollardan müdafaanın gerektiği uzun uzadıya konuşuldu (….)
O günden sonra cemiyetin bir iki toplantısına daha gittim (….). Bana Erzurum’da şube açmak için selahiyet vermelerini istedim. O gün cemiyetin bir nizamnamesini alarak ayrıldım”.
Cemiyetin ilk şubesi Cevat Dursunoğlu’nın girişimleriyle 10 Mart 1919 tarihinde Erzurum’da açıldı. Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a gittiği zaman, cemiyet, kongresini yapmanın hazırlığı içinde idi. 23 Temmuz 1919’da yapılan Erzurum kongresinin aldığı kararla cemiyetin adı Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şeklinde değiştirildi. Heyeti Temsiliye Başkanlığına da Mustafa Kemal Paşa seçildi. Sivas Kongresi’nde bu milli teşkilat bütün yurda teşmil edilerek Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını aldı.
DİYARBAKIR’DAKİ ÇALIŞMALAR
Diyarbakır’da Nisan 1919 tarihinden itibaren bir “Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin kurulması çalışmaları başlamıştı. Bir kısım aydınlar da “Vilâyet-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesini açmanın hazırlığı içinde idiler. 14 Mayıs 1919 günü, tehcirle ilgili görülen bazı kimseler tutulandı. Pirinççizade Şeref (Tarancı), Yasinzade Şevki (Ekinci), Halilfezade Salih (Kalfagil), Müftüzade Şeref (Uluğ) ve arkadaşlarının takibine başlanıldı. Aynı gün, zabıta kuvvetleri bunların bazılarını yakalamak için teşebbüse geçtiler. Telgrafhane sokağında yapılan müsademede bir netice alamadılar. Müftü zade Şeref Bey’in yakalanması için evleri kuşatıldı. Şeref bey ve arkadaşları ile zabıta kuvvetleri arasında silahlı çatışma 3-4 saat sürdü. Padişah yanlısı olan valinin tutumu, zabıtanın bur tür davranışları halkın büyük tepkisine yol açtı. Nihayet, Şeref Bey’in babası Müftü Hacı İbrahim Efendi’nin aracılığı ile uzlaşmaya varıldı. Şeref bey teslim olacak, sorgusu yapıldıktan sonra serbest bırakılacaktı. Anlaşmaya uyularak olay kapatıldı.
Memleketin saygın kişilerinin aracılığı sonunda İtilafçılarla İttihatçılar arasındaki soğukluk ve husumet giderildi. Mevcut tehlike karşısında gerekli birlik ve beraberlik sağlandı. Her gruptan kişilerin katılacakları bir cemiyetin kurulması girişimleri başladı. Bu sırada İzmir İlhakı Red Heyet-i Milliyesi’nden gelen 14 Mayıs 1919 tarihli telgrafta, “İzmir ve havalisi Yunana ilhak ediliyor. İşgal başladı. İzmir ve mülhakı kamilen ayakta ve heyecanda. İzmir son ve tarihi gününü yaşıyor. Son andımız işin göstereceğiniz muavenete bağlıdır. Mitingli telgraflarla her yere baş vurunuz ve vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız” deniliyordu.
O tarihte belediye reisi bulunan Dellabaşızade Abdurrahman Efendi’nin daveti üzerin şehir halkının ileri gelenlerinden bir grip 22 Mayıs 1919 günü belediye salonunda toplandı. İzmir7in işgalini protesto için yapılacak mitingi ve çekilecek telgrafların muhtevası üzerinde konuşulmakta iken Sadrazam Ferit Paşa’nın ajans vasıtasıyla yayınlanan tebliği ki Doğu illerinde muhtar bir Ermenistan kurulmasından da söz ediyordu. Halkı galeyana getirdi. Hemen belediye binası önündeki alanda büyük bir miting yapıldı. İzmir’in işgali protesto edildi. Bununla ilgili protesto telgrafları çekildi. Sonra ajans haberi ele alınarak Sadrazam Ferid Paşa’ya, “Vilâyet-ı Şarkîye Arnavut babanızdan kalmış bir mülk-i meşrusunuz değildir ki Ermeniler ve peşkeş çekiyorsunuz” ifadeli bir telgraf çekilmesine, memleket dert ve davalarını yakından izleyip gereken tedbirleri almak için bir “Milli Heyet” seçilmek üzere 23 Mayıs 1919 günü saat 7’de belediye binasında toplanılmasına kadar verildi. Ertesi gün tespit edilen saatte belediye salonunda toplanıldı ise de vali vekili Mustafa Nadir Bey’in Padişah yanlısı olup toplantı için olağanüstü askeri önlemler aldırması üzerine Piranlı Nazım (önen) Bey’in teklifleriyle Dr. Osman Cevdet (Akkaynak) Bey’in evinde toplanılmış ve gizli oyla yapılan seçim sonunda en çok oy alan 11 kişi “Milli Hey’et”i oluşturmuştur ki bu heyet sonradan “Diyarbekir Müdafaa-i Vatan Cemiyeti” adını alacaktır. Seçilen 11 kişi oy sırasına göre şunlardı: Müftü İbrahim (Uluğ) Efendi (Başkan), CEmilpaşazade Mustafa bey, Behrampaşazade Arif Bey, Ganizade Dr. Osman Cevdet, Piranizade Nazım (Önen) Bey, Hacı Niyazi (Çıkıntaş) Bey, Zülfüzade İhsan Hamit (Tigrel), Hayalzade Kamil Bey, Mustafa Akif (Tütenk) Bey, Nakib Bekir Sıtkı (Ocak) Bey, Cemilpaşazade Kasım Bey.
Diyarbekir Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin resmen kuruluş tarihi Haziran ayı sonlarındadır. “Vilayat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti Diyarbekir Şubesi”, 18 Haziran 1919’da kuruldu. Yönetim Kurulu şu kişilerden oluşuyordu: zazazade Mustafa Bey (Başkan), Ganizade Reşat (Üçok), attarzade Hakkı, Hafız Ömer efendizade Kemal Efendi, Ulemadan Hamdi bey, Beysanzade Molla Ahmet, Tahir ağazade Kemal Efendi, Ulemadan Hamdi Bey, Beysanzade molla Ahmet, Tahirağazade Nedim, Kılınçzade Hayri, Muharremzade Ali Bey, Cerciszade. Yusuf (Göksu), Hatip Sabir (Karaozan). Kuruluşundan 15 gün sonra bu cemiyet kendini feshetmiş ve "Müdafaa-i Vatan Cemiyeti" ile birleşmiştir.
Daha önce Mustafa Kemal Paşa tarafından Diyarbakır valiliğine çekilen 1 Haziran 1919 günlü telgrafta, Diyarbakır'da hangi cemiyetlerin mevcut olduğu, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin açılıp açılmadığı sorusuna vali vekili Mustafa Nadir Bey tarafından verilen cevapta, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'ndan başka bir cemiyetin mevcut olmadığının bildirilmesi, "Müdafaa-i Vatan Cemiyeti"nin bu tarihte henüz resmen kurulmamış olmasındandır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresini açış konuşmasında "Şarktan ve cenuptan tehlike hisseden Diyarbekir vilayetimizde de Müdafaa-i Vatan Cemiyeti teşekkül etti demek suretiyle cemiyetin varlığını açıklayacaktır.
Erzurum Kongresine delege olarak Müftü Hacı İbrahim (Uluğ), Piranlızade Nazım (Önen) Nakib Bekir Sıtkı (Ocak), Cerciszade Abdülgani (Göksu) beyler seçilmişlerdi. 30 Ocak 1918 - 4 Temmuz 1919 tarihleri arasında vali vekili olarak Diyarbakır'da görevli bulunan Mustafa Nadir ve 5 Temmuzda göreve başlayan Vali Faik Ali beylerin o sırada İstanbul Hükümetinden yana olup kongreye katılmaları önleme çabaları, yapılan tutuklamalar, Diyarbakır'a gelen İngiliz Noel'in bölücü propagandaları, Ermenistan teşkili kuşku ve söylentilerinin doğurduğu şaşkınlık, gidiş zorluğu ve yollardaki asayişsizlik gibi bazı sebepler, bu delegelerin Erzurum Kongresine katılmalarını engellemiştir.
Bu valilerin davranış ve tutumlarına ilişkin bazı belgeler elimizdedir. Mesela: 20 Haziran 1919'da Mustafa Kemal Paşa'dan gelen bir şifreyi Vali Vekili Mustafa Nadir Bey, hemen İçişleri Bakanlığına bildirir. Bundan telaşlanan İstanbul hükümet bir süre sonra Mustafa Kemal'i İstanbul'a çağıracak, bunun üzerine Paşa, askerlikten istifa edecektir. O belge şudur:
"Dahiliye Nezaretine
"Diyarbekir 21 Haziran 1919 - Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'dan alınan 20 Haziran 1919 şifre bekayı malumat aynen zirve derç olunmuştur.
                                                                                              Vali Vekil: Mustafa Nadir
"Posta telgraf müdür umumisinin telgrafhanelere Müdafaa-i Hukuk-u Milliye heyetleri tarafından verilecek telgraflarını keşide kılınmaması hakkında emir verdiğini istihbar ettim. Bu tamimle takip olunan maksat milli sesi boğmak, vatanın parçalanmasına karşı milletin birleşmesine mani olmak gayesine matuf bir teşebbüsü caniyane ve hainaneden başka bir şey değildir. Derhal mezkur Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin delaletiyle halk mitingler akdederek bu hali hükümet nezrinde şiddetle protesto etmelidir. Telgrafhaneyi süratle işgal ederek bu emrin geri alındığına dair cevap alınıncaya kadar İstanbul resmi muhaberatını kesmek lazımdır. Bu hususta Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Riyasetince acele bilgi ulaştırma teşebbüslerine vatan sevgisiyle kolaylıklarda bulunması lüzumunu tebliğ eyleyelim. Zerre kadar vicdanı olan bir telgraf memurunun bunu yapmayacağı bedihidir. Şayet yapmaya kalkışanlar olursa derhal divan-ı harbe tevdiini umum kolordu kumandanlarına emir ve tebliğ eyledim efendim.
Bu şifrenin tarih-i vüsulüna rica ederim.
                                                                                                                      Mustafa Kemal
Diyarbakır'da bulunan 13. Kolordu Kumandanlığına Mustafa Kemal Paşa'dan gelen bir şifrede Erzurum Kongresine katılacak Diyarbakır delegelerinin durumu sorulur. Vali Faik Bey, durumu İçişleri Bakanlığına bildirerek yapılacak işlemi sorar. Buna dair üç belge mevcuttur.
Dahiliye Nezaretine
"Diyarbakır: 8 Temmuz 1919 - Her taraftan yola çıkmış Erzurum Kongresi azalarını iki güne kadar çıkarılarak isimlerinin iş’an ile beraber hangi gün Erzurum'da bulunacaklarının haberini, üçüncü ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşa şifre ile on üçüncü kolordu kumandanlığına işar ve kumandanlıktan da şifre sureti vilayete bitterdi azanının ne zaman yola çıkarılacağı istifsar olunmuştur. İcabı istidam olunur.
                                                                                                                      Faik Ali
Diyarbekir Vilayetin
"Babıali: 9 Temmuz 1919 - 18 Temmuz 1919 - Mustafa Kemal Paşa azledilmiş ve harekatı mevcuttur. Verdiği emirlerin reddi icap eder. Erzurum kongresinde maksat ne olduğuna dair serian malumat itası."
Dahiliye Nezaretine
Diyarbekir: 12 Temmuz, 19 Temmuz 1919 - Bundan bir buçuk ay evvel, 10 Temmuz'da in'ikad etmek üzere, Trabzon Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin talebi üzerine, Vilâyet-ı Şarkıyenin her birinden birkaç azanın Erzurum'da toplanarak, bu vilayetlerin mukadderatını müzakere ve betahsis Ermenistan olmamasını temin için lazım gelen müzakerat ve mukarrerata bulunarak, ihtiyari tevessül etmekten ibaret olduğu bittahkik anlaşılmakla, ferman
                                                                                                          Vali Faik Ali (7)
Sivas Kongresine daha önce Beysanzade Molla Ahmet seçilmişti (8). İhsan Hamit'in ısrarlı isteği üzerine sarf-ı nazar etmiş ve yeni durum 13. Kolordu Kurmay Başkanı Halid Bey tarafından 13 Eylül 1335 (1919)'da çekilen şifleri telgrafla Sivas'a bildirilmiştir.
Sivas Kongresinden bir süre sonra "Müdafaa-i Vatan Cemiyeti" yaptığı gelen kurul toplantısında adını "Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" olarak değiştirdi. Yönetim Kuruluna da şu kişiler seçildiler:
Reis: Cemilpaşazade Mustafa Bey
Üyeler: Bekir Sıtkı (Ocak) Bey, Behrampaşazade Arif Bey, Abdülkadirpaşazade Abdülgani Bey, Zazazade Mustafa Efendi, Ulemadan Hamdi Efendi, Hayalizade Kamil Efendi, Kılınçzade Hayri Efendi, Tahiragazade Nedim Efendi, Hafız Ömerefendizade Kemal Efendi, Yasinefendizade Şevki (Ekinci) Efendi.
İhsan Hamit Sivas'a vardığında kongre bitmiş ve fakat Mustafa Kemal Paşa'nın teklifleriyle Heyet-i Temsiliye'ye üye seçilmişti. Bu konuda şöyle der:
"Heyet- Temsiliye yüklü bir çalışma içinde idi. Mustafa Kemal Paşa beni çok iyi karşıladı ve Heyet-i Temsiliye çalışmalarına kattı. Birkaç gün gece-gündüz Heyet-i Temsiliye çalışmalarına katıldım. Bu arada Mustafa Kemal Paşa'nın makine başında İstanbul'daki Abdülkerim Paşa ile yaptığı konuşma sırasında ben de telgrafhanede yanında idim. Mustafa Kemal Paşa beni Diyarbakır ve havalisinin temsilcisi olarak Heyet-i Temsiliyeye almıştı, İstanbul'a da böyle tasdik etti. Bütün bunlar mevcut vesikalarla sabittir. Sivas'ta birkaç gün kaldıktan, gerekli talimat ve direktifleri aldıktan sonra Diyarbakır'a döndüm. Yolda Ergani Müstakil Mutasarrıflığına uğradım ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin şubesinin kurdum. Diyarbakır'a gelince durumu genç arkadaşlarıma anlattım. Mevcut idare heyetini değiştirip elimize almaya karar verdik. Nitekim eski idareye heyeti biraz sonra istifa etmek zorunda kaldı ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin yeni idare heyetini Şevki Ekinci'nin başkanlığında kurduk, bizler de idare heyeti azası olduk. İdare heyeti azası olanlardan benimle beraber Şeref Uluğ, Cavit Ekin, Sıtkı Tarancı da vardı. Milli Mücadele çabaları içindeki bu vazifem 1923'de mebus seçilinceye kadar devam etti."
Bu olaydan önce Silvanlı Sadık, Hazrolu Hatib, Mehmet ve Ali Beyler, Mustafa Kemal Paşa'ya bir telgraf çekerek emrinde olduklarını, talimatını beklettiklerini bildirmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum'dan gönderdiği 17 Temmuz 1335 (1919) gürümü cevabında aynen şöyle diyordu:
"Abdullah Beyzade Sadık ve Hazrolu Hatib Bey, Bedri Beyzade Mehmet Nuri, Hacı Reşitzade Ali Beylere:
"16.3.35 tarihli telgrafnamenizde şahsıma karşı gösterilen itimat ve muhabbet ve amal-ı mukaddesimiz için izhar edilen azm ü teminat-ı bilvücuh mucib-i şükranımdır Zaten sizin gibi kahraman ve vatanperver arkadaşlarımdan başka türlüsünü beklemezdim. Şimdilik kongrenin itikadına intizaren ordu ve milli teşkilatını aynı hedef ve gaye etrafında tutmak yani hiçbir vecihle hiçbir ecnebi boyunduruğuna girip esaret kabul etmemek, vatanımızdaki millet-i İslamiyeyi makam-ı hilafet ve saltanat etrafında toplu tutmak ve milletlerimizin inkişaf ve saadet-i müstakbelsine elbirliğiyle ve her türlü imkanat dairesinde çalışmak gibi vatan ve istiklalimize hakim bir gayeyi taht-ı emniyete almak için maddi ve manevi her türlü hazırlıklarımızı yapalım.
"Kongre mukarreratı tamim sırasında ayrıca zat-ı biraderlerine de bildirilecektir. Yalnız şimdilik orduyu meşgul etmemek için dahildeki vekayi ve şekavet-i adiye gibi işlerin adem-i vukuu için sizin de icap edenler nezrinde tesir göstermenizi hassaten rica ederim. Kongreden sonra görüşmemiz lazım geleceğinden inşallah o zaman bilmuhabere ne suretle mülakat etmemiz icap ederse yine haberdar edeceğim. Hasetten gözlerinden öper ve sizlerle sıhhat ve afiyet temenni eylerim."
                                                                                                 Mustafa Kemal"
Arkadaşımız Ali Sarısu'nun yayımladığı belgeler ve yaptığımız araştırmalar Silvanlı Sadık (Üstün) Bey ile Hazrolu Mehmet (Budak) Beyin ölünceye kadar, Mustafa Kemal Paşa ile irtibatlarını devam ettirdiklerini göstermektedir. Mustafa Kemal Paşa'nın Büyük Millet Meclis Reisi olarak, Mehmet Beye gönderdiği 24 Ağustos 336 (1920) tarihli mektup da bunun bir başka delilidir:
"Hazro Eşrafından Mehmet Beyefendiye
Efendim;
Bu mektubumu bu kere Van Vilayet-i aliyesine tayin edilen atufetlu Kadri Beyefendiye tevdiat gönderiyorum. Mir-i mumaileyh ahval-i umumiye-i hazrı hakkında zat-ı alilerine tarafından malûmat vereceklerdir. Zat-ı alileri gibi vatanperver dindaşlarımızın vatani ve fedakarane olan muavenet ve hizmetleriyle vatanımızın ve makam-ı hilafetimizin tahlisine matuf mesai-i meşruamızda ergeç nail-i muvaffakiyet olacağımız hakkında kat'i kanaatım layetezelzüldür. Ankarib ümmet-i İslamiyenin Avrupalı müstevlilerden tahlisi hususundaki muvaffakiyat haberlerini zat-i alinize inşallah tebliğ ederim.
Ahval-ı mahalliye hakkında beni sık sık tenvir ve öteden beri devam edegelen hidemat-ı vataniyyede ve bilhassa ahalimizin irşadı hususunda kemal-i azm-u sebat ile devam buyurmanızı rica eder gözlerinizden öperim efendim."
                                                                                              Büyük Millet Meclisi Reisi
                                                                                                          Mustafa Kemal
Mehmet Bey, 2. dönemde Diyarbakır milletvekili oldu. Van valiliğine atanan Ganizade Kadri (Üçok) Bey ise ilk gününden itibaren Milli Mücadeleyi destekleyen Diyarbakırlı valilerdendir (13). 16 nisan 1920' de yapılan seçimde Diyarbakır milletvekili seçilmiştir. Üç ay sonra bu görevden istifa etmiş, Dahiliye Vekaleti Teftiş Hey'eti Müdürlüğüne, daha sonra da Van Valiliğine atanmıştır.
DİĞER FAALİYETLER VE SONUÇLARI
Mütareke ile birlikte merkezi İstanbul'da olmak üzere çeşitli dernekler, partiler kurulmuştu. Bunlardan biri de Kürt Teali Cemiyeti idi. 17 Aralık 1918 tarihinde kurulan bu cemiyetin sonradan ayrılıkçı sayılmasını, tüzüğünde açıklanan amacından çok yaptığı faaliyetlerde, İngiliz Noel gibi milli birlik ve beraberliği bozma çabasında bulunan yabancılarla giriştiği temaslarda aramak lazımdır. "Başlangıçta, Cemiyet'in kurulması hükümetçe benimsenmiştir. Bölgenin İtilaf devletlerince, Ermeniler ve Araplar arasında paylaştırılma hazırlıkları yoğunlaşınca, bundan kuşkulanan Tevfik Paşa hükümeti, Kürtlerin de bu yönde çalışmalarını istemiştir. Hükümet ilerde Kürtlerle anlaşacağını hesaplayarak Ermeni ve Arap programları arasına girmiştir. Cemiyet bir siyasal parti olmadığını açıklayarak işe başlamışsa da eylemleri tamamen siyasaldır ve İstanbul hükümetlerinin isteklerine ters yönde gelişmiştir." (14). Dernek, Meşrutiyetin siyasal sözlüğüne uygun olarak daha çok "Kürt Kulübü" diye adlandırılmıştır. Dernek Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da şubeler açmıştır. Diyarbakır, Elazığ, Hozat (Dersim), Bitlis, Van şubeleri bunlar arasındadır. Dernek çalışmalarıyla Heyet-i Temsiliye'nin de dikkatini çekmiştir.
Mustafa Kemal Paşa ekibi bu cemiyetle doğrudan mücadeleye girişir. Havza'dan Genel Kurmay Başkanlığına gönderilen 29 Mayıs 1919 günü aşağıdaki şifre ile durumun ciddiyeti bildirilerek bazı bilgiler istenir:
                                                                                              29 Mayıs 1919
"Şifre
Havza'dan
Dokuzuncu Ordu Birlikleri Müfettişi Mustafa Kemal'den
Genel Kurmay Başkanlığına
Bağımsız Kürdistan görüşünü izleyen Diyarbekir'deki Kürt Kulübü ile hükümet tarafı olan kulüpler arasındaki soğuklukların arttığını yaptığım araştırmalardan öğrendim. Savaş sırasında amaçlarını çok iyi bildiğim ve güvenlerini kazandığını bölge ve aşiretler üzerine etkili olacak kürt ileri gelenlerinden çeşitli şahıslara doğrudan veya kolordu aracılığı ile telgraflar yazarak devletin esas durumu ve kendilerince alınması gereken vaziyet hakkında açıklamalarda ve nasihatlarda bulundum. Son günlerde öğrendiğim bazı bilgilere göre Kürdistan olarak ortak çıkarılan bölge ile de ilgilenmek gerekiyor. Bunun için İngilizlerce ortaya atılan ve uygulanmaya çalışılan Bağımsız Kürdistan neresidir? Hangi bölgelerdir? ve gerçekte İngilizlerin daha çok harekat yapacakları bölgeler nelerdir? Bu hususta Yüce Dairede mevcut olan bilgilerin gönderilmesine müsaade buyurulmasını rica ederim"
Bir gün sonra, Noel ile Kürt Kulübü hakkında 13. Kolordu Komutanlığınca Genel Kurmay Başkanlığına ve bir örneği de bilgi edinilmek üzere Dokuzuncu Ordu müfettişliğine gönderilen aşağıdaki şifre, durumu daha açık ve seçik olarak ortaya kor:
"Şifre                                                               Diyarbekir 30 Mayıs 1919
Mardin Livasındaki seyahatinden sonra Derik'e giden İngiliz Binbaşısı Nevil oradan Diyarbekir'e geleceğini söylemişken Viranşehir'e hareket etmiştir. Adı gecenin yanına beşinci tümenden bir teğmen verilmiş ve bu teğmenler birlikte Viranşehir'e gitmiştir. İngiliz Nevil'in Viranşehir'e gitmesi Milli Aşiretinin Reisleriyle görüşmek içindir; bundan önce yüksek bilgileriniz olduğu gibi bir kurmay yüzbaşı Halep'ten gelip, Milli Aşiretinin Reisi Mahmut Beyle Viranşehir'de görüşmüştü. Ve bu görüşmeden sonra Mahmut Beyin kardeşleri güya Çöl Arap Aşiretlerini saldırılarına karşı, silah toplamak üzere, Siverek, Karaçorun ve Karacadağ'a gittikleri ve bunlardan Siverek'e giden İsmail Bey, Siverek eşrafından bir yüz bulamadığı; Siverek Birinci Alay Kumandanlığından bildirilmiştir. Bunun üzerine adı geçenlerin seyahatlerinde izlemek istedikleri gizli amacın iyice araştırılması için Alaya cevap olarak yazıldığı gibi Diyarbekir Vilayetinin de dikkati çekildi.
Bu günlerde Diyarbekir'de Kürt Kulübü tarafından Milli Aşiret Reisi Mahmut Bey'in birçok atlılarla Diyarbekir'e gelip Kürt Kulübü üyeleriyle görüşeceği yayılmaktadır.
Osmaniye'de bulunan Topçu Alayının aldığı bilgiler ise Milli Reislerine Diyarberir, Elazığ’ı Vilayetleriyle, Urfa Livası verildiği ve buralarda Kürdistan Bağımsızlığı ilan ve adı geçen yerlerin İbrahim Paşa oğulları arasında taksim olunacağı ve bunun için yapılacak teşkilata esas olmak üzere Milli Reislerinin Siverek livası içerisinde dolaşıp kendi fikir ve görüşlerine yardımcı olacak ağalar seçip, her şahsın kendilerine kayıtsız şartsız itaat ve kesinlikle birer at ve birer silah sağlamaları ve kendileri tarafından çağrıldıklarında hemen katılmaları ve buna karşı gelenlerin ve çağırdıkları zaman gelmeyenlerin öldürülüp, mallarını yağma edileceği ve aynı amaçla Milli Reisis Mahmut Bey'in dört yüz atlı ile birlikte Osmaniye ve Karacadağ çevresine geldiği ve Diyarbekir Kürt Kulübünün de Yönetime el koyarak, ortadan kaldırmak isteği halk arasında yayılmıştır.
Bu haberlerde çok abartılma vardır; Mahmut Beyin Osmaniye çevresine geldiğine de Kolorduca inanılmamaktadır. Bütün bunlar, Diyarbekir Kürt Kulübünün halk arasında yaptırdığı propagandalardan kaynaklanmaktadır. O kadar ki, geçenlerde Kürt Kulübünün, Diyarbekir'de yaptırdığı bir toplantıda, orada bulunanlardan birisi;
"Hıristiyanları tamamen keselim...." başka birisi; "Kolordunun buradan gönderdiği silahlar nereye gidiyor? Bunlar milletindir, gönderilmesine engel olalım..." diğer bir şahısta;" bu Türklerin içimizde ne işleri var? gitsinler.... demiştir.
Bu suç teşkil eden sözleri söyleyenler için Vilayete başvuruldu., fakat Vilayet bu sözleri safça söylenmiş, iyi niyete dayanan sözler şeklinde kabul edip, maddi bir cürüm olmayınca Kulüp üyeleri hakkında bir şey yapamayacağını Kolorduya açıkça bildirmiştir.
Halbuki aynı tarihte, İçişleri Bakanlığından (Dahiliye Nezaretinden) bu muzır şahıslarını zararsız hale getirilmesi için Vilayete emir geliyor. Vilayet gene bir şey yapamıyor.
Kürt Kulübünün izlediği hareket tarzı ve siyaset Hükümetin yönetim ve siyasetine karşı olduğu ve bu kulüp üyelerinin böyle ordu ve yönetim mensupları hakkında suç teşkil eden sözler söylemeleri halkın fikirlerini karıştırıyor ve bölgede heyecana sebep oluyor. Bu haince propagandanın devam etmesi uygun olamayacağından, bunları yapanlar hakkında kanuni soruşturma yapılması için Vilayete gereken emirlerin verilmesi yüce makamın yetkisi ve görüşü içerisindedir.
Şimdiye kadar bu bölge hakkında sunulan duruma ve İngilizlerin sık sık adı geçen Reislerle yaptıkları görüşmelere ve Kürt Kulübünün yaptığı propagandalara ve bunların etkilerine bakılacak olursa: Bölgede ani ve yıkıcı bir genel Kürt ayaklanması karşısında kalınacağını tahmin ediyorum. buna karşı çeşitli yerlerde olan birliklerin belli başlı merkezlerde toplanmasını uygun görüyorum. Bu hususta yüce makamın emirleri varsa, emir ve aydınlatılmasının gereğini arz ederim.
Bilgi için Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine de yazılmıştır....."
Bu arada Mustafa Kemal Paşa'dan gelen 1 Haziran 1919 tarihli bir şifre telgrafta, Diyarbakır'da hangi cemiyetlerin mevcut olduğu, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin açılıp açılmadığı soruluyor ve bilgi isteniyordu. Vali Vekili Mustafa Nadir Bey, bu şifre telgrafla isteklerine cevap veriyordu.
Heyet-i Temsiliyeye
Diyarbekir, 8 Haziran 1919
C.1 Haziran 1919 ve 44 şifreye
Burada Vilayat-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşekkül etmemiştir. Ancak bu yakınlarda Erzurum ve Trabzon'dan Vilayet Belediyesine keşide olunan Kürdistan hakkındaki heyecanımız telgrafnamelerden telaşa düzen ahali-i Hristiyaniyenin bu babda bazı teşebbüsatta bulundukları meşhuttur. Mamafih bu hususta vilayetçe tenvir ve irşadat sureti yazılmıştır. Diyarbekir'de bazı.... gençlerden teşekkül eden Kürt Cemiyeti İngiliz himayesnide bir Kürdistan istiklaliyetini takip eden propaganda yapması üzerine buraya gelen Süleymaniye hakim-i siyasisi Misten Nevilin efkarına kapılarak beynelahali bunun şiddetle reddi ve bu teşebbüsatın Cemiyetler Kanununa adem-i mutabakatı hasebiyle cemiyet sed ve vilayetçe takibat-ı kanuniye yapılmakta bulunmuştur. Elem Diyarbekir'de İtilaf ve Hürriyet Fırkası mevcut olup bundan baka cemiyet yoktur efendim."
Yukarda temin ettiğimiz Kürt Teali Cemiyeti (veya Kürt Kulübü) Diyarbakır şubesi 4 Haziran 1919 günü kapatılmış ve mensupları hakkında takibata girişilmişti. O günkü ortam içinde yapılan soruşturma hiçbir sonuca bağlanamadı. Mustafa Kemal Paşa'da verdiği cevapta şöyle diyordu:
"Diyarbekir Vilayeti Vekaleti Aliyyesine
İstihbarat                                                                             Amasya, 15 Haziran 1919
Şifre
C.8 Haziran 1919
 Bütün milletin beka ve istiklalinin kurtarmak için birleştiği şu tarihi günlerde bir ecnebi devletinin himayesine sığınarak zilel ve esir yaşamayı tercih eden her türlü içtihadın, memleketi tefrikaya düşürecek her nevi cemiyetin dağıtılması pek vatani bir vazife olmakla Kürt Kulübü hakkındaki tarz-ı hareket acizlerince de pek muvafık görülmüştür. Şu kadar ki, İtilaf Devletlerinin hakşikenane muamelatı İzmir'in Yunanlılara işgal ettirilmesi tesiriyle memkeletin en ücra köşesinde bile husule gelen intibah-ı azim her türlü ihtirasat-ı siyasiye ve maksad-ı menfaatcuyaneden olmak üzere Müdafaaa-i Hukuk-ı Milliye, Redd-i İlhak cemiyetlerini tevlid etmiş ve cemiyetlere hangi zümre-i siyasiyeye mensup olursa olsun her Türk, her müslüman iştirak etmiş ve vicdan-ı millinin tezahürat-ı fi'iliyyesi bütün cihana da bu suretle ilan edilmekte bulunmuştur. Binaenaleyh Diyarbekir ve mülhakatında da Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye ve Redd-i İlhal cemiyetlerinin teşekkül ve teşebbüsüne delalet buyrulmasını ehemmiyetle tavsiye eylerim ve bilhassa Kürt Kulübü'nün azasiyle bugünkü telgrafname-i acizi dairesinde müzakere ederek uzlaşmak muvafıktır efendim.
                                                                               Üçüncü Ordu Müfettişi
                                                                                  Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari
                                                                                                          Mirliva
                                                                                              Mustafa Kemal" (18)
Mustafa Kemal Paşa, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'yı da şu şifre ile durumdan haberdar ediyordu:
"Şifre:                                                                         Amasya, 17.6.1335
15. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa Hazretleri'ne
1-Diyarbekir'deki Kürk Kulübü İngilizlerin teşvikiyle İngliiz himayesinde bir Kürdistan teşkili gayesini takip ettiği anlaşıldığından kapattırılmıştır. Azaları hakkında takibat-ı kanuniye yaptırılıyor. Kürdistan'ın maruf beylerinden aldığım müteaddit telgraflarla dağıtılan bu kürt Kulübü'nün hiç bir Kürdü temsil etmediği, birkaç serserinin netice-i teşebbüsatı bulunduğu ve vatan ve milletin tamamen müstakil ve hür yaşaması uğrunda her fedakarlığa ve bu babda emirlerimize amade bulundukları bildirilmektedir.
2-Vilayat-ı şarkıyye halkının Ermeni çetelerinin gadr ve taamızatına hedef olmuş, en büyük felaketi görmüş bir unsur olmak sıfatıyla elhak ve fedakarlık lüzumunu en evvel takdir eyledikleri kemal-i iftiharla görülmektedir. Fakat Anadolu'nun sakin taraftarları böyle değildir. Siyasi zümrelerin şimdiye kadar menfaatleri uğrunda halkı bazice etmiş olmaları, ahalide her türlü teşkilata karşı bir nevi ihtirazkarlık tevlid eylemiştir. Bu sebeple muvasatdan şimdiye kadar en çok ehemmiyet verdiğim cihet istikbal-i milletin ve hakk-ı hayatımızın ancak milli birlikte kurtarılacağını anlamak ve bunun için her nevi ihtirasat-ı siyasiyye ve şahsiyeden münezzeh ve yalnız milleti hür müstakil yaşatmağa matuf teşkilatın yani Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye'nin her nahiyeye varıncaya kadar teşmili esasatını hazırlamak oldu. Şayan-ı muhmedetdir ki, her tarafta gerek askeri, gerek mülki, zat-ı biraderlerin gibi hemfikir ve içtihad arkadaşlarımızın saye-i himmet ve delaletiyle her taraftan aldığım telgrafnameler milletin bu ihtiyacı duyduğu ve suret-i umumiyede bu işe başlandığı ispat ediyor. Hükümet-i merkeziyenin adeta esir bir vaziyette olması, pavitahtın kuvvetli bir işgal-i askeri altında bulunması hasebiyle mukadderat-ı milletin yine millet ordusuyla zaruri kıldığı zat-ı alilerince müsellemdir. Bu sebeple ben Kürtleri ve hatta bir öz kardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim. Esasen milli vicdandan doğan bu kadar kuvvet tasavvur etmiyorum. Erzurum'da tekmill vilayat-ı şarkıyyenin murahhaslarından mürekkep bir hey'et bulundurmak hususundaki fikir ve teşebbüsünüzü takdir ederim. Bu behemehal lazımdır. Anadolu'nun diğer vilayatı ile Edirne ve İstanbul Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye cemiyetleriyle tevhi-i mesai hakkında teşebbüs ve tasavvurlarını da bu maruzatıma zeyil olarak arz edeceğim. Hürmetle gözlerinizden öperim.
                                                                                   3. Ordu Müfettişi
                                                                                  Mustafa Kemal" (19)
Daha önce de değindiğimiz gibi, Diyarbakır'ın hatırı sayılır büyüklerinin araya girmesiyle parti veya şahsi düşmanlıklar, mücadeleler, bir tarafa bırakılarak, memleketin içinde bulunduğu büyük tehlike karşısında birleşme yoluna gidilmiştir Bunun gereği olarak, Hürriyet Ve İtilaf Fırkası kendini fesetmiş, parti başkanı Hacı Niyazi (Çıkıntaş), liderlerden Bekir Sıtkı (Ocak) beyler ile bir kısım arkadaşları ve kapatılan Kürt Kulübü mensuplarından bazıları, Müdafaa-i Vatan veyahut Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinden birini kurmak girişimlerinde bulunanlarla iş ve güç birliği yapmışlardır.
NOEL'İN BÖLGEDEKİ SONUÇSUZ FAALİYETLERİ
Mütareke olur olmaz İngilizler bir yandan Filistin ve Suriye'ye girdiler, bir yandan da Mezopotamya'yı işgal etmeye başladılar. Böylece Güneydoğu Anadolu'nun kapısına dayanan İngilizler, bölgenin yönetimini kendi ellerine almayı amaçlıyorlardı. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için çeşitli yollara, propagandalara başvurmaktan çekinmediler. Girişimlerinin beklenen ve arzu edilen sonuçları vermediği görülünce, bu defa Mezopotamya'daki işgal kuvvetleri komutanının onayı ile Bağdat'taki ünlü ajanlarından Binbaşı Noel (Nevil)i bölgeye yollamayı kararlaştırdılar.
Noel, 7 Haziran 1919'da Musul'dan hareketle beş gün sonra Nusaybin'e gelir. Buradaki ahalinin ve aşiretlerin Ermenilerle İngilizleri eşanlamlı olarak değerlendirdiklerini, halkın Türk yanlısı olduğunu hemen anlar. Yörenin siyasi havası hakkındaki görüş ve düşünceleri değişmiştir:
"Birkaç hafta öncesine kadar halkın İngiliz işgaline karşı çıkmayacağının beklenildiğinin; fakat şimdi ise Ermeni iddialarında Paris'te sahip çıkılmaya başlanmasıyla durumun değişmeye başladığını", "bu durumda halka sert çıkılmamasını, bu yöntemin ters tepki yaratacağını", "Kürtçülüğün hiçbir zaman tabanı olmadığını, fakat Ermeni tehdidi ve İngilizlerin Ermeni yanlısı tavırlarının bu insanlarda milli bilincin uyanmasında katkıda bulunduğunu" yazar. Daha sonra Mardin'e gider. Burada da arzuladığı ortamı bulamamıştır. Temas ettiği aşiret reisleri de ona soğuk davranırlar.
"Haziran'ın başında Karacadağ üzerinden Diyarbakır'a hareket eden Noel, yolda Mahalli aşireti tarafından durdurulur. Kendisine İngilizler'in ülkeye girmelerinin Müslümanların selameti açısından çok kötü gelişmelere gebe olacağı hatırlatılır. Buna karşılık Noel, yalan söyleyerek, İngilizlerin hepsinin aşiret hayatı yaşadığını ve onlar kadar şehirlilerin fesadından nefret ettiklerini, onlara iletir. Bu sebeple, Noel'e bakılırsa, İngilizlerin bölgeye gelmesi, onların açısından büyük kazanç olacaktır. Bu cevap karşısında aşiret liderleri inanmış görünürler ve Noel hayatını kurtararak Diyarbakır'a vasıl olur. O şehirdeki eşrafın 'istismarcı' ve 'soysuz komplocular' olduğunu iddia ederek daha Diyarbakır'a girmeden peşin hükümlerini Londra'ya sıralayacaktır. Bu özellikleriyle Diyarbakır'a girmeden peşin hükümlerini Londra'ya sıralayacaktır. Bu özellikleriyle Diyarbakırlı eşraf İttihad ve Terakki yandaşıdırlar. Cemiyet ile Fırka'nın mütareke ile birlikte lağvedilmesiyle söz konusu zevat Kürt derneklerine girmişlerdir. Türkler'in himayesinde bir Kürt muhtariyetine bel bağlamışlardır. bu hedeflerine de ulaşamayınca Amerikan Başkanı Wilson'un öne sürdüğü ilkelerin kendilerine yardımcı olacağına inanmaktadırlar. Noel, Kürtçü derneğin ılımlı üyelerinin İngiltere himayesine ve yönetimine de ikna olabileceklerini düşünmektedir. Bu arada üzerinde durulması gereken başka bir güç de Hürriyet ve İtilaf Partisizdir. Hükümet yetkililerinin de içinde bulunduğu mahalli şubesinde eşraftan Niyazi Bey'le Nakib-ül Eşraf Bekir Bey de yer almaktadır. Onların hükümet safındaki konumları, Noel'e bakılırsa, Kürt Cemiyeti'nin 'yelkenlerinden rüzgarı çalmaktadır'. Kürt Kulübü önceleri Hükümete sadık bir görünüm vermişse de, giderek özgür bir çizgiye kaymış; fakat bu eğilimi ile Babıali’nin hışmına uğrayarak 4 Haziranda kapatılmıştır. Ne var ki, İngiltere için muhtemel sıkıntıların sona erdiğini iddia etmek de mümkün değildir. Yunanlıların İngiltere’nin teşvik ve himayesinde İzmir'e çıkmaları ve yörede gerçekleştirdikleri katliamlar. Doğulular için de başlarına gelmesi muhtemel akıbetin göstergesi niteliğindeydi. Başka bir deyişle, İngiltere'nin yörede nüfuzunu kurmasının ardından Ermeni işgali, istilası ve katliamı bekleniyordu. Fakat, Noel'e göre bu çıkmazdan sıyrılma ihtimali de vardı. Şöyle ki, Kürt Kulübünün gerçek amacı deşifre edilip, liderleri karalanabilirse, yöre halkının onlara olan desteği azalır ve bu kaostan yararlanan İngilizler, güçlü bir muhalefetle karşılaşmaksızın Diyarbakır ve havalisine girebilir."
Burada da aradığını bulamayan Noel, 14 Haziranda Diyarbakır' terk ederek Halep'e doğru yola çıkar.
2 Haziranda Diyarbakır'a gelen Noel, burada son derece kesif İngiliz aleyhtarlığı ile karşılaştığını, adamlarının halk tarafından tartaklandığını, hakaretlere uğradıklarını yazmaktadır.
Durmadan Babıali de haberdardır. XV. Kolordu Komutanlığına çekilen şifrede şöyle denilir:
"Hükümet-i Osmaniye aleyhinde propagandalar yapan Noel'in rüesa-yı aşairden aldığı kat'i cevaplar kendisini memnun etmemiştir. Kürtler bilakayd üşart devletten Türk kardeşlerinden ayrılmayacaklarını, bu uğurda en son nefeslerine varıncaya kadar feda-yı hayata amade bulunduklarını söylemişlerdir. Ve mumaileyhin vermek istediği külliyetli parayı kabul etmeyerek ibraz-ı hakimiyet ve namus eylemişlerdir."
XIII.Kolordu komutanı Ahmed Cevdet Bey de Harbiye Nezaretine çektiği aşağıdaki şifre ile durumu arz eder:
"Şifre                                                               Diyarbekir, 1 Temmuz 1919
Onüçüncü Kolordu Kumandanı Ahmed Cevdet'ten Harbiye Nezaretine
1.Evvelce Süleymaniye'de İngiliz siyasi temsilcisi olan Binbaşı Nevil, Diyarbekir Vilayetine gelmiş, bir ay kadar dolaştıktan sonra Halep'e gitmişti. Nevil burada iken bazı eşraf Halep'de tutuklu Diyarbekir'li birkaç tüccarın tahliyelerine aracı olmasını rica etmişlerdir. Binbaşı Nevil, Halep'ten bura belediyesine, Müftüsüne ve eşraftan birkaç kişiye yazdığı açık telgraflarla adı geçen kişilerin serbest bırakıldıklarını ve genel affın bir örneğini bildirmiştir.
Diyarbekirliler, Ermeni olayları sebebiyle takibata uğramaktan çekiniyorlardı. Halep'de tutuklu bulunanlar da Ermenilerin şikayetleri üzerine tutuklanmışlardır. Binbaşı Nevil burada iken halkın fikir ve duygularını anlamış olacak ki, İngilizlere karşı halkın ilgisini çekmek ve halkı tatmin etmek için af ilanına ilişkin telgrafı yazmış olacaktır.
2.Milli Aşireti Reisi Mahmut bey, İngilizler tarafından Urfa'ya davet edilmiştir. Mahmut bey doğrudan bana şifre ile General Barro'nun 30 Haziran'da kendisini Urfa'ya davet ettiğini bildirerek İngilizlerle görüşmelerini kesmek ve fikirlerini anlamak üzere Hükümet yanlısı olarak görüşeceğini belirterek, hareketine müsaade etmemizi istedi.
İngilizler Milli Aşiretine çok önem veriyorlar. Mahmut Beyi bir defa Halep'e, bir kaç defa Urfa'ya davet ettiler. Bir yüzbaşıyla, bir binbaşıların Viranşehir'de Mahmut beyi ziyaret etti. Şimdi de General Burro'nun Urfa'ya gitmesi için Mahmut beyi çağırması önemli ölçüde dikkati çekiyor.
Mahmut beye, İngilizlerin görüş ve fikirlerinin bilindiğini, bunu anlamak için Urfa'ya gitmeye gerek olmadığını, isteklerine uygun cevaplar vermeyen kendisini rehin tutmak için tutuklamalarının da beklendiğin yazdım. Süleymaniye'li Şeyh Mahmut'a yaptıklarını da anlattım. Gitmeyeceğini sanırım. İngilizlerin Diyarbekir Vilayetini kolayca ele geçiremeyeceklerini anladıklarından Milli Aşiretinin ve halkın kendilerine ilgi duymaları için kararlı olduklarını ve bu yönde hareketlerine devam edeceklerini sanıyorum. Nezaret ve Çevre Kolordularına yazılmıştır....
Daha sonra Mustafa Kemal Paşa, 24 Eylül 1919 günü, Anadolu'da durum tesbiti yapmak için ziyaretine gelen Amerikalı general Harbord'a, Noel ve yandaşlarını faaliyetleri hakkında şu açıklamaları yapacaktır:
"İmparatorluğu bölmek ve Türkler'le Kürtler arasında bir kardeş harbine sebebiyet vermek için Kürtleri İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurma planına iştirak üzere tahrik ettiler. İleri sürdükleri tez imparatorluğun nasıl olsa dağılmaya mahkum olduğudur. Bu teşebbüslerini tahakkuk ettirmek için büyük paralar harcadılar, her türlü casusluğa başvurdular. Hatta derhal hafiyeler gönderdiler. Bu suretle Noel isimli İngiliz Subayı Diyarbakır'da gayretler sarfetti ve faaliyetlerinde her türlü sahtekarlık ve aldatmaya başvurdu. Fakat bizim Kürt vatandaşlarımız hazırlanan komplonun farkına vararak onu ve vicdanlarını parayla satan diğer bir grup haini o muhitten kovdular...."
 
 
 
 
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ YÖNETİMİ
DÖNEMİNDE DİYARBAKIR
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul İtilaf kuvvetleri tarafından resmen işgal edildi. Mebusan Meclisi basılarak dağıtıldı ve bazı mebuslar alınıp götürüldü. Durumu aynı gün öğrenen Mustafa Kemal, bu kara haberi bütün yurda duyurdu. Ayrıca, İstanbul'daki İtilaf Devletleri temsilcilerine, tarafsız devletlerin dışişleri bakanlıklarına, Fransa, İngiltere, İtalya parlamentolarına protesto telgrafları yolladı. Bu telgraflarda, "Türk milletinin siyasi hakimiyet ve hürriyetine indirilen bu darbenin, yirminci yüzyıl medeniyet ve insanlığının kutsal saydığı bütün esaslara, hürriyete, milliyet, vatan hisleri gibi günümüz insan cemiyetlerinde esas olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri vücuda getiren insanlığın genel vicdanına aykırı" olduğuna işaretle "Hukukumuzu ve istiklalimizi korumak için giriştiğimiz mücadelenin kutsallığına ve hiçbir kuvvetin bir milleti yaşamak hakkından mahrum edemeyeceğine inandığımız" belirttikten sonra, bunu yapan ulusların şeref ve haysiyetleriyle bağdaşmayan bu davranışlardan doğaca tarihi sorumluluğa dikkatlerini çekti. Bununla da yetinmeyerek yayımladığı bir beyanname ile, "Yedi yüz senelik Osmanlı Devletinin hayat ve hakimiyetinin sona erdiğini, Türk milletinin medeni kabiliyetini, hayat ve istiklal hakkını ve bütün istikbalini korumaya çağrıldığını" açıkladı. Bazı komutan ve yakın çalışma arkadaşlarının görüş ve onaylarını aldıktan sonra, Ankara'da olağanüstü yetkileri bulunan bir meclis kurmak ve milletin idaresini bu meclise vermek şeklindeki kararını 19 Mart 1920 günü yaptığı bir tamimle bütün valiliklere ve komutanlara duyurdu. Meclis, her livaden (sancaktan) seçilecek beş milletvekili ile dağıtılan Osmanlı Meclis-i Mebusan'ından katılacaklardan oluşacaktı.
Diyarbakır merkez sancağı seçimleri 18 Nisan 1336 (1920)'de yapıldı. Seçime katılan 14 adaydan eski Muş mutasarrıfı Ganizade Kadri (Üçok, 1881*1958) 131 oy, İzmir Müdafaa-i Milliye Komutanlarından Binbaşı Hacı Şükrü (1883-1935) 112 oy, Diyarbakırlı bilginlerden Abdülhamid Hamdi (21871-1928) 103 oy, Diyarbakır Jandarma Alayı subaylarından yüzbaşı Kadri Ahmet (Kürkçü, 1882-?) 95 oy, Vakıflar başkatibi ve öğretmen Mustafa Akif (Tütenk, 1875-1952) 79 oy alarak milletvekili seçildiler (Belge 29). Bunlardan Kadri Üçok, üç ay sonra istifa ederek İçişleri Bakanlığı Teftiş Hey'eti Müdürlüğüne atandı (19 Temmuz 1336 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesi) Bir süre sonra da Van valiliğine gönderildi. İstanbul Meclis-i Mebusanından Zülfü ve Feyzi beyler de sonradan meclise katıldılar. Nakib Bekir Sıtkı (Ocak, 1881-1936) da Siverek sancağından milletvekili seçildi.
Meclisin tam üye sayısı 338'di. Bunlardan 78'i İstanbul Meclis-i Mebusanı dağıtıldıktan sonra türlü yollardan kaçıp Ankara'ya gidebilmiş, geri kalanlar da yeni seçilmiş olanlardı. Meclis 23 Nisan 1923 günü saat 15.00'te büyük bir törenle açıldı. Açılış konuşmasını yapan Mustafa Kemal, "bu anda Meclis-i Aliniz mün'akittir ve onun üstünde bir kuvvet mevcut değildir" diyordu.
24 Nisan 1920 günkü celsede Mustafa Kemal Meclis Başkanlığına seçildi.
BU DÖNEMİN DİYARBAKIR VALİLERİ
Seçimler yapılıp meclis toplandığı sırada Diyarbakır valisi Hüseyin Mazhar Bey'di. Hüseyin Mazhar Bey, Bitlis valiliğinden Diyarbakır valiliğine atanmış, 28 Mart 1920 günü şehrimize gelerek ertesi gün görevine başlamıştır. İyi bir yönetici olduğu söylenir. Buradan Aydın valiliğine verilmiş ve 27 Eylül 1922'de şehrimizden ayrılmıştır. Onun yerine Adan valisi Hilmi Bey atanmıştır. Hilmi Bey Ankara Hükümetine atanan ilk vali olduğu için, Urfa Kapısı'nda Elezire Cephesi Komutanı Cevad Paşa başta olmak üzere vilayet erkanı, askeri birlikler, okullular ve kalabalık bir halk topluluğu tarafından törenle karşılandı. Hilmi Bey, 2 Mayıs 1923'e Diyarbakır'dan ayrıldı. Vilayetin idaresi vali vekili olarak Cevad Paşa'ya verildi. Cevad Paşa, göreve başladığı 3 Mayıs 1339 (1923) günü Diyarbekir Vilayeti Halkına" hitaben şu beyannameyi yayımladı:
"Bir seneden beridir bu havalide kumandan bulunuyorum. Bu sebeple yek diğerimizi az-çok tanıyoruz. Bu defa vilayetiniz vali vekilliği de bana tevdi olunduğundan bundan sonra daha yakından tanışacağız. Bu andan itibaren askerlerin kadar sizinle de meşgul olacağından, evvelemirde sizlere birkaç söz söylemek istiyorum:
Az veya çok müddet devam edecek vekaletim esnasında gözümün önünde iki hedef duracak, ben bu hedeflere doğru yorulmaksızın yürüyeceğim. Vilayetin kuzu kadar munis, arslan kadar azimkar halkından arkam sıra yürümelerini ve bana yardım etmelerini rica ederim.
Birinci hedef: Halk için mutlak bir refah ve saadet ve harap yurda umren.
İkinci hedef: Kanunu her şeyin üstünde görerek herkesi ona can ve gönülden bağlamak ve bunun icra ve tatbik vasıtası olan hükümete namütenahi emniyet ve itimat uyandırmak.
Halk için mutlak bir refah ve saadet, bolluk ve sukünet içinde yaşamakla mümkündür. Bolluk çalışmakla, sükunet ise hükümete uymakla temin olunur. Hiç ölmeyecek gibi uzun emellerle bütün boş araziyi ekip biçmek; yarın ölecekmiş gibi Allah korkusuyla yaşamak insana saadet getiri, huzur verir. Memleket baştanbaşa bir harabedir. İşte bu harabeye umren getirmedikçe vatan kurtulamaz. Bugün memlekette hiçbir evlât yok ki babasının bıraktığına bir çöp ilave etmiş bulunsun. Bilakis hepimiz babalarımızın kıymetli metrukatını harabe uğraşıyoruz. Yenisini ilaveden vazgeçtik. Fakat ecdadımızın mirası olan ve akıllara hayret verecek derecede sağlam ve azametli bulunan camilerimizin, hanlarımızın, hamamlarımızın, kervansaraylarımızın, köprülerimizin tamirini bileli becerememek, onların harçlarının nasıl yapıldığını bile anlayamamak, bizim için ne büyük bir zül, ne kocaman bir şindir. Memleket partal bir elbise gibi lime lime dökülüyor. Yenisini yapmaya paramız yetişmiyorsa bir iğne ve iplikle şu salkım saçak parçalarını bari tutturalım. Bütün düşüncemiz harabeye umren getirmek olsun. Artık vatanı süslemek, zenginleştirmek, cennete döndürmek zamanındayız. Hepimiz el ele, kalp kalbe buna çalışmalıyız.
Kanun millet efradının birbirine ve milletin hükümete, hükümetin millete karşı nasıl hareket etmesi lazım geleceğini gösterir ve sizlerin tayin etmiş bulunduğumuz milletvekilleri yani yine sizler tarafından yapılmış ve imza edilmiş bir mukavele bir senettir. Müslümanlıkta ve insanlıkta en büyük şey ahde vefadır. Mademki birbirimize karşı nasıl hareket edeceğimize dair senet ve ahd verdik ve bunun adına da kanun dedik, öyle ise ona göre hareket etmek mertlik şanındandır. Bugün hükümet size bir ana ve babadan daha müşfik olarak kucak ve kapılarını açıyor. Her derdinizi dinleyecek, her emelinize sizi eriştirmeye çalışacak, her yaranıza merhem olacak. Bunun için ne derdiniz var ise dökünüz ki derman bulalım. Bu analık ve babalık hakkına karşı sizden bir şey istiyorum. O da evlada yakışacak derecede babaya hürmet, itimat ve emniyet göstermenizdir. Kanuna uyduğunuz gün esasen elem mevcut olan asayiş o kadar mutlak bir sükunetle devam edecek ki başına altın tepsisini koyan küçük bir çocuk vilayeti bir baştan bir başa gezecek, polis ve jandarma yalnız bir süsten ve en adi bir şikâyetle bile sarsıntıya tahammülü yoktur.
İşte şimdilik söyleyeceklerim bu kadardır. Allah cümlenizi doğru yoldan ayırmasın. 3 Mayıs 1339 (1923)"
Cevad Paşa'nın vali vekilliği 11 Ağustos 1923'te sona erdi. Bu tarihten 23 Eylül 1923 gününe kadar defterdar Rıza Bey vali vekaleti görevini sürdürdü. Diyarbakır valiliğine atanan eski Elazığ valisi Mithat Bey, 23 Eylülde görevine başladı. Mithat Bey'in valiliği 6 Temmuz 1925 tarihine kadar devam etmiştir. Mithat Bey, cumhuriyet döneminin ilk Diyarbakır valisidir.
ZİYA GÖKALP'İN SOSYAL VE KÜLTÜREL ÇALIŞMALARI
Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Genel Yönetim Kurul üyesi ve önde gelen liderlerinden olduğundan 30 Ocak 1919 günü İstanbul'da tutuklandı. 26 Mayıs 1919'da 67 tutukluyla birlikte Malta adasına sürüldü. Malta'daki sürgün hayatı yaklaşık iki yıl sürmüştür. Nihayet, Londra Konferansı'nda, İngiliz esirleriyle Malta'daki Türklerin değiştirilmesi konusunda bir anlaşmaya varılınca, Ziya Gökalp da 19 mayıs 1921'de yurda döndü. Bir süre sonra ailesiyle birlikte Ankara'ya gitti (13 Haziran 1921). Ulucanlar mahallesinde bir eve yerleşti. Milli Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Hey'etine atandı. Fakat, bu iş geçimini sağlamaktan uzaktı. 1921 yılı Sonbaharında
Diyarbakır'a geldi.
Diyarbakırlı bir yazar, o günleri anlatırken diyor ki:
"Hatırlıyorum, Gökalp'in Diyarbakır'a geldiği gündü. Biz birkaç arkadaş onu ziyarete, evine gitmiştik. O, orada dereden tepeden konuşulanları dinler gbi yüzlerimize bakıyor, fakat, hakikatte derin bir düşünceye dalmış bulunuyordu. Hiç konuşmuyordu. Nihayet kalabalık doğaldı. Orada biz birkaç genç arkadaş kaldık. Ben, memleketin içinde bulunduğu buhranlı durumdan söz açtım: Halkın istikbal endişesiyle çırpındığını ve gelecek günlerin yüklü olduğu felaketli akıbetten kurtulmak çaresinin bulunup bulunmadığını sordum. Gökalp, bize yakında kurtulacağımızdan bahsetti: İçinde bulunduğumuz içtimai buhranın geçeceğini, Türklerin her felaket zamanlarında, tarihin gösterdiği gibi, milli seciyenin büyük bir adam tarafından temsil edildiğini ve Türk milleti o rehberin arkasında yürüyerek selamete çıktığını; şimdi içinde bulunduğumuz buhranın da bir Bozkurt gibi milletin şahlanan iradesini nefsinde tecessüm ettiren Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal'in bizi mesut günlere kavuşturacağını söyledi.
Bütün bu ağır şartları yaşayan bir memlekette konuşan bu adam, bize nelerden bahsediyordu? Fakat, onunla temaslarımız arttıkça, bizimle konuşan büyük adam bir veli gibi bizi kendine ve söylediği fikirlere inandırdı. Gökalp kendisiyle her görüşene aynı inanı aşıladı. Böylece kurtuluş imanı ve yaşama sevinci ondan bizlere, bizden de bütün memlekete yayıldı. Ziya Gökalp'la artık çeşitli ideolojiler, kör ve karanlık şüpheler ortadan kalktı. Onların yerine milli heyecan, milli galeyan kaim oldu. Artık biz de onun gibi düşünüyor, onun gibi duyuyorduk: Türk yurdu düşmandan kurtulacak, eskisinden daha hür, daha mesut yaşayacaktır. Artık hepimiz rahat ve mesut bir vatan üstünde yaşamanın saadeti içindeydik.
Gökalp, bu sırada Diyarbakır'da geçen ilk günlerini, eski Yunan filozofları gibi, evinde, sokakta, çarşı ve pazarda rastladığı dostlarına, hayranlarına ders verir gibi uzun uzun, içinde bulunduğumuz siyasi ve sosyal buhranın düzeleceğini, birbirimize inanarak, birbirimizi severek Büyük kurtarıcının arkasında yürümemizin lüzumundan ısrarla bahsedip dururdu."
Gece Dersleri
Bir süre sonra Gökalp, Malta'da yaptığı gibi, burada da felsefe, sosyoloji, Türk Medeniyeti tarihi ve günün meseleleri üzerine konferanslar vermeye başladı. Öğretmenler, subaylar, memurlar ve memleketin aydın gençlerinin bu konferanslara gösterdikleri büyük ilgi üzerine, bunu gece dersleri şeklinde devam ettirdi. Bu dersler, evine pek yakın bulunan Numune Mektebi (1959)'da Melek Ahmet Caddesinin genişletilmesi sırasında yaktırılmıştır) nin alt salonunda verilirdi. Bu ders notlarının bir kısmı Türk Tarih Kurumu Kütüphanesindedir. Bu derslere devam eden bir yazarımız şunları anlatır:
"Ziya Gökalp'ın bu dersleri çok canlı olurdu. Dinleyiciler için onun söylediği fikirler, kullandığı lisan, hep aynı idi. İlmi meseleleri izah ederken, en zor anlaşılması icap eden bahisler bile çözüm çözüm açılır, içinde hiç bir kapalı taraf kalmazdı. Biz her dersten çıkışımızda, kafamızda yeni yeni fikirlerin kuvvetini hissederdir. O dersler devam ettiği aylar zarfında biz onun talebeleri, hep ondan öğrendiğimiz yeni fikirlerin tesiri altında kalmıştır". 1922 yılı başlarında verilen bu dersler, aynı yılın Haziran ayı sonlarına kadar devam etmiştir.
Gençlik Derneği'ni Kurdurması
Ziya Gökalp'ın Diyarbakır'da kurdurduğu bu derek hakkında rahmetli Ali Nüzhet şu bilgileri vermektedir:
"Mütareke yıllarında Diyarbekir Sultanisi (Lisesi)'nde, hocasızlık yüzünden, ikinci devre kapanmıştı. Yüksek tahsil yapmak isteyen gençlere de İstanbul'a gitmek imkansız gibi olduğu için memlekette başıboş kalmışlardı. Ziya Gökalp bu avare gençliği bir araya toplayıp, bunları bir gaye etrafında çalıştırmak istiyordu. Bunun için bir gün bunlardan bir kısmını bir yere topladı. Bunlara bir dernek kurup okumak ve beraber çalışıp memleket folklorunu toplamak, ileride memleketin sosyal meseleleriyle alakadar olmak lüzumunu anlattı. Ve bir çalışma programı yazıp verdi.
Filhakika, kısa zamanda bir Gençlik Derneği kuruldu. Bunlar bir ev kiraladılar, hazırlandılar, bir açılış töreni yaptılar; çok kalabalık bir davetli topluluğu karşısında nutuklar okudular. Bundan sonra dernek resmen teessüs etti. Bir gün sonra da aralarında seçim yaptılar. Dernekte bir Okuma Salonu kuruldu. Bütün işsiz gençler burada toplanıyor, ara sıra galeyanlı içtimalar yapıyorlardı. Hatırlıyordu: 23 Temmuz Hürriyet Bayramı töreninde dernek, hakikaten memleket çapında bir toplantı yaptı; bu, herkes tarafından beğenildi. 1922 Ağustos ortalarında Cenup Cephesi Kumandanı Cevat Paşa, bu derneğin fahri reisi olmayı kabul etti." Ziya Gökalp bu gençlerden ve öğretmenlerden faydalanarak folklar ve etnografya malzemelerini derlemeye başladı. Halk türkülerini notaya aldırdı. Bizzat derlediği halk masallarını, halk adet ve inançlarının bir kısmını "Küçük Mecmua"da yayımladı . Kısa sürede elde edilen malzeme ile Diyarbakır'da bir Etnografya Enstitüsü ve bir Arkeoloji Müzesi tesisine çalıştı.
Fuat Köprülü'ye yazdığı 8 Ağustos 1922 tarihli bir mektupta bu çalışmaları hakkında şu bilgileri verir:
"... Burada halk masallarını topluyorum; bazılarını Küçük Mecmuada göreceksiniz. Lisan hususunda ilmi usulü riayet mümkün olamıyor; çünkü, iyi bir masalcı bulamadım. Folklorun halk itikatlarına ait kısmını da toplayacağım. Diyarbekir'in eski şarkılarını terennüm edebilen yaşlı hanendelerinden eski besteleri nota ettiriyoruz. İstanbul'da tabı kolay olursa, milli musikimize esas olacak olan bu halk nağmelerinin notalarını göndereyim.
Bundan başka, buradaki aşiretlere dair etnografik tetkikat da yapıyorum; bu sa'ylerden Diyarbekir'e mahsus küçük bir etnografi enstitüsü meydana gelecek. Bazı arkadaşlar da, Diyarbekir'in arkeolojisi ile meşgul. Bir taraftan da bir arkeoloji müzesi tesis etmek üzereyiz. Diyarbakir, arkeoloji ve mimari nokta-i nazarından çok zengin bir yerdir."
Gençlik Derneği, Ziya Gökalp'in Diyarbakır'dan ayrılışından bir yıl sonra kapandı. Derlenen folklor malzemelerinin, 1922 yılı sonlarında Diyarbakır Milli Eğitim Müdürlüğü eliyle Milli Eğitim Bakanlığı Hars (Kültür) Dairesi'ne gönderildiği söylenmektedir. Kuruluş hazırlıkları Ziya Gökalp zamanında başlayan Arkeoloji Müzesi, resmen, ancak 1934'te hizmete açılabilmiştir. Etnografya enstitüsünün bir kısım malzemesi Gökalp'ın ayrılışından sonra bazı şahıslarca götürülmüş, bir kısmı da Arkeoloji Müzesi'ne verilmiştir.
Yetimler Yurdunun Kuruluşu:
O tarihlerde şehrimizde Cenup Cephesi Kumandanı olarak bulunan Cevat Paşa ile Gökalp arasında karşılıklı sevgi ve saygıya, ülkü birliğine dayanan bir dostluk mevcuttu. Cevat Paşa, yardım sever, halka hizmetten hoşlanan, sosyal ve kültürel çalışmalara ilgi duyan, destek olan mümtaz vasıflarıyla bugün dahi halkın hürmetle, rahmetle andığı bir zattı.
Bu sırada, Birinci Dünya Harbı'nın yetin bıraktığı birçok kimsesiz, sefil çocuk, şehrin sokaklarında başıboş dolaşmakta idi. Bu duruma çok üzülen Ziya Gökalp, Cevat Paşa ile görüştü, şehrin zenginleriyle temasa geçti. Paşa'nın desteği ve halkın yardımlarıyla eski Askeri Rüştiye binası kısa bir sürede onarılarak Darüleytam (Yetimler Yurdu) haline sokulup 1922 yılı Ağustos'unda hizmete açıldı. Bu yetim çocuklar, 30 Eylül'de Numune Hastanesi bahçesinde düzenlenen bir düğünle sünnet edildiler. Ziya Gökalp'an Diyarbekir Darü'l-eytamı'nın Sünnet İlahisi başlıklı uzun manzumesi ilk defa bu sünnet düğününde bir yetim çocuk tarafından okunmuştur.
İlahi sen yetimleri seversin,
Öksüzlere anne, bize pedersin,
Susuz ölen şehitlere Kevser'sin
Sen ümidsiz bırakmazsın şehidi:
Her şehidin bir yetimde ümidi.."
kıtasıyla başlayan manzume,
"Harb bitin ce lazım fikren yükselmek,
Düşmanlara irfanca da üst gelmek,
Bu uğurda çekeceğiz çok emek,
Ya Rab! Sünnet hürmetine ikram et,
Bizi yüksek ilimde de be kam et!
temennisinden sonra
"Yoktu hatta barınacak yuvamız,
Yaptı bize Cevad Paşa babamız,
Şimdi herkes gibi biz de adamız,
Ya Rab! Onu muradına kavuştur!
Mazlumların imdadına kavuştur!
kıtasıyla son bulur.
İL KÜTÜPHANESİNİN YENİDEN HİZMETE AÇILIŞI
Tarih boyunca bölgenin ilim ve kültür merkezi olan şehrimizde XII. yüzyılda çok zengin bir kütüphanenin varlığı bilinmektedir.
1886 tarihli "Diyarbekir Salnamesi" şehrimizde 7 kütüphane olduğunu yazar. 1901 tarihli salnameden bu rakamın üçe düştüğünü görüyoruz. I. Dünya Harbinin Diyarbakır'da yaptığı tahribattan bu kütüphaneler de nasibini almıştır. Ziya Gökalp Diyarbakır'a geldiğinde her üç kütüphane de kapalı binaları harap, kitapları kısmen yağma edilmiş bir durumda bulunuyordu. Gökalp hemen teşebbüse geçti. Cevat Paşa'nın yardım ve desteğiyle Ulu Camiin Doğu cephesinin kuzey bölümünde yeni eklemeler ve onarımlarla bir bina hazırlandı. kitaplar buraya taşınarak ve aydınlardan da bir hayli kitap bağışı sağlanarak 1922 yılında "Milli Kütüphane" adıyla hizmete açıldı. Bugünkü Halk Kütüphanesi, bu kütüphanenin bir devamından ibarettir.
KÜÇÜK MECMUA'YI ÇIKARIŞI
Ziya Gökalp'ın Diyarbakır'daki çalışmaları arasında "Küçük Mecmua" nın ayrı bir yeri vardır. O, kafasında aleve alev yanan fikir meş'alesiyle bütün yurdu aydınlatmak, bu dergi vasıtasıyla fikirlerini, idealini yalnız Diyarbakır gençlerine değil bütün yurt aydınlarına yaymak istiyordu. Bu arzusunu, o tarihlerde Matuat Müdürü olan Ahmet Ağaoğlu'ya yazmış, aldığı cevaptan memnun olmuştu: Çünkü Ağaoğlu, Mustafa Kemal Paşa'nın da bu teşebbüsü memnuniyetle karşıladığını bildiriyordu. Bunun üzerine Ziya Gökalp hemen gerekli hazırlıklara başladı. Bu haftalık mecmuanın ilk sayısı 5 Haziran 1922 tarihinde yayımlandı. Yurt çapında büyük bir ilgiyle karşılandı. İstanbul ve Anadolu'da çıkan gazete ve dergiler, Ziya Gökalp'in Küçük Mecmua'daki yazılarını dergi ve gazetelerine aktarıyorlardı.
Falih Rıfkı, bu dergi için Akşam gazetesinde şunları yazıyordu:
"Ziya Gökalp'in Diyarbekir'de çıkardığı Küçük Mecmua, matbaacılığın en zor şartları içinde çıkıyor. Hurufatı bozuk, baskısı fen, kağıdı adidir. Fakat Ziya Gökalp'in ruhundaki mukaddes ateş bu mecmua yoluyla bize kadar geliyor, ruhlarımızı heyecanlandırıyor. Diyebiliriz ki, Ziya Gökalp bizi bu mecmua ile Diyarbekir'den idare ediyor. " Yakup Kadri "İkdam" gazetesinde "Küçük Mecmua" için uzun bir yazı yayımladı. Makale şöyle başlıyordu.
"Dehrin bu büyük adamı bu mecmuayla bize yepyeni bir alemin altın kapılarını açıyor. Vaktiyle:
“Benim ruhum kış günü aç
Kalan bülbül gibi muhtaç
Ruhum hasta sensin ilaç
Beni dertten kurtar Tanrı’m!....
Diyen şairin ruhu, yeni bir ümidin ve milli bir imanın feyzini bize vermektedir.”
Yahya Kemal de “Tevhid-i Efkar” da yayımladığı “Yeni Türk Ruhu” başlıklı makalesinde şunları yazmıştı:
“On üç sene evvel Diyarbekir’den Rumeli’ye ve İstanbul’a gelip dokuz sene oturduktan sonra tekrar Diyarbekir’e dönen, o diyarın nurani bir oğlu, bu toprağa esrarengiz bir ekinci gibi ne ekti? Bunu, bugünkü muhit idrak edemiyor. Fakat yakın senelerde idrak ederiz ki “fikir” denilen meş’ale o imiş ve biz o meş’alenin peşinde yürüyoruz….”
Ziya Gökalp’in inkılapçı görüşlerine büyük bir değer veren ve bunların bir bölümünü uygulayan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Küçük Mecmua’yı dikkatle izler ve okurdu. İzmir’de gazete başmuharrirleriyle yaptığı bir konuşmada: “Ziya Gökalp’in Küçük Mecmua’sı inkılabımıza büyük hizmetlerde bulunmuştur:” demişlerdir.
Küçük Mecmua 33 sayı çıkmıştır. Ziya Gökalp’in Telif ve Tercüme Encümeni Başkanlığına atanıp Ankara’ya gitmesi durumu ortaya çıkınca dergi de kapandı. Son sayısı 5 Mart 1339 (1923) tarihlidir.
BÜYÜK ZAFER’İN DİYARBAKIR’DAKİ YANKILARI
26 Ağustos 1922’de başlayan Başkumandanlık Meydan Muharebesi, 30 Ağustos’ta ordumuzun kesin zaferiyle sonuçlandı. 9 Eylül sabahı İzmir, akşamı Bursa düşmandan temizlenerek geri alındı. Bu haber bütün yurtta olduğu gibi Diyarbakır’da da büyük bir sevinç yarattı. İki gün şehir bir bayram havasına büründü. 11 Eylül 1922 tarihli Küçük Mecmua’da Ziya Gökalp, o günü şöyle anlatır
“Ordumuzun sevgili İzmir’imize girdiği, sabah erkenden toplarla ilan edildi. Şehir, şevkten, sevinçten derhal harekete geldi. Minarelerden tekbir nidaları, salavat-ı şerife sesleri gök kubbesine doğru yükselmeye başladı. Caddelerde bütün dükkanlar, resmi daireler, hususi evler milli bayraklarla, şarkın güzel halılarıyla, gelin odaları gibi donatılmıştı. İktisadi meslekleri temsil eden esnaf heyetleri, her biri kendi bayrağının arkasında yürüyerek, belediyeye doğru geliyorlardı. Sultani, dar’ül-muallimin, numune mektepleriyle dar’ül-eytam mektebi de milli bayraklarımızı yükselterek cephe kumandanlığı dairesinin karşısındaki meydana doğru gidiyorlardı. Orada, kahraman askerlerimiz iki sıra dizilmişti. Askeri bando kahramanlık şarkılarını çalıyordu. Bu sırada, önde gençlik derneği olmak üzere, bütün esnaf heyetleri takım takım gelerek meydanda saflar teşkil ettiler. Arkalarından, turuk-u aliye ve dervişanı, ilahileri vedini musikileriyle tekke tekke gelmeye başladılar. Mebus beyler erkan-ı hükümet, memurlar, ülema, eşraf, ordunun bütün umera ve zabıtanı, muavenet heyetine mensup reisler, muhtelif cemaatler resi-i ruhanileri, cephe kumandanlığı dairesinin önünde dizildiler. Gelen heyetler de bu merkez etrafında sıralandılar. Bu büyük cemaat, düşman ayakları altında inleyen sevgili memleketlerimizi mucizeli bir hamle ile geri almasından dolayı mukaddes ordumuzla muazzez başkumandanını hem tebrik, hem de onlara karşı duyduğu namütenahi teşekkürleri arz için gelmişti. Cephe kumandanı Cevat Paşa hazretleri halkın ve ordunun teşkil ettiği bu muazzez halkanın ortasına geldiler, umuma karşı İzmir’in nasıl elden çıktığına ve nasıl geri alındığına dair gayret ulvi bir nutuk idarettiler. Belediye reisi İhsan Bey tarafından orada toplanan Diyarbekir ahalisinin mukaddes ordu ve muazzez başkumandanımıza karşı mütehassis olduğu samimi tebcilatını arzeden güzel bir nutuk iradedildi. Müftü Efendi tarafından beliğ bir dua okunduktan sonra, hazır bulunan ülema ve eşraf, memurin ve zabıtan heyetleri cephe kumandanlığı dairesine giderek kumandan paşa hazretlerine tebrik rasimesini ifa ettiler. Bundan sonra, umumi bir resmi geçit Diyarbekir’de ilk defa vukua geliyordu. Askeri mızıkası önde olmak üzere orduyu ve milleti cami olan bu vecidli alay, hükümet dairesinde izzet Paşa ve Bağdat caddelerini takip ederek Mardin Kapısı’na kadar gittiler. İkindiden sonra gençlik derneği, mektepler ve esnaf heyetleriyle beraber Belediye Meydanı’nda toplanarak müteaddid nutuklar, vatanperverane manzumeler işad edildi. Oradaki bütün kalabalık bu müstesna günün saadetini coşkulu bir vecd içinde, için için duyuyordu. Geceleyin minareler kandillerle, daireler fenerlerle donanmıştı. Belediyede, kışlada, gençlik derneğinde toplananlar latif musikiler dinliyorlardı. Semaya güzel fişenkler atılıyordu. Bütün mektepler birleşerek ihtişamlı bir fener alayı yaptılar. Çarşılardı önde askeri bandosu olduğu halde kah şarkı söyleyerek, kah musiki çalarak belediyeden dar’ül-muallimine gidildi. Her yerde nutuklar irad edildi.
İkinci gün yine çarşılar albayraklarla, ipekli kumaşlarla, çiçekli halılarla tezyin olunmuştu. Halk dünkü bayrama doyamadıkları için, bir gün daha iktisadi işleri durdurdular, bir gün daha içtimai bir hayat, vecdli bir hayat yaşadılar. İnşallah yakında sevgili Edirnemize de kavuşarak bir de Edirne bayramı yaparız.
CUMHURİYETE DOĞRU
Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1922 günü Saltanat kaldırılmasına karar verdi. Böylece Osmanlı yönetimi tarihe karışmış oldu. 1 Nisan 1923 tarihinde de seçimin yenilenmesi kararlaştırılda. Bu kararıyla da, bu meclis, şerefli ve tarihi büyük rolünü tamamlamış oluyordu.
Mustafa Kemal Paşa, yapılacak seçimde milletin yeni vekillerine vereceği görve ve yetkinin neler olacağını, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına yayımladığı “Dokuz umde” ile belirtti. Bu dokuz umde az sonra kurulacak olan Cumhuriyetin ilk Partisinin ilk ve yazılı programı olacaktır.
Diyarbakır’da yapılan seçimlerde Ziya Gökalp, Feyzi (Pirinçcioğlu), Zülfü (Tigrel), Şeref (Uluğ) ve Hazrolu Mehmed (Budak) beyler mebus seçildiler. Belediyesi reisi İhsan Hamit (Tigrel) Bey’de Ergani sancağından mebus seçildi.
Bu meclis 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan edecektir.
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

 
  Bugün 10 ziyaretçi (23 klik) kişi burdaydı!