Sozluk Sitesi
  Demokrasi Nedir
 
         1.Demokrasi Nedir?
 
Demokrasi,öncelikle insan haklarını temel alan bir rejimdir. Ya da Abraham Lincoln’ün “halkın,halk için,halk tarafından yönetimi” tanımını esas alırsak demokrasinin nitelikleri konusunda ipuçları bulabiliriz. Demokrasilerde halk,serbest iradeleriyle yöneticilerini seçer.Bağımsız yargı organları dnetimi üstlenir,yetkiler ise yasama ve yürütme arasında paylaşılır.
 
         Ancak,bu tanıma rağmen her ülkede kesin ve net bir biçimde uygulanabilen bir demokrasi yoktur.Demokrasiler ülkelerin sosyo-ekonomik yapısına göre farklılıklar gösterir.Bunun da nedeni ülkelerin tarihsel gelişim farklılıklarıdır. Sonuç olarak,demokrasi tanımında bu nedenden ötürü bir birlik yoktur denebilir.
 
         Kapitalist ülkelerdeki Liberal Demokrasi ya da sosyalist ülkelerdeki toplumsal demokrasi-halk demokrasisi buna örnektir.Bu farklılıklarda ekonomik yapının etkisiyle beraber toplumdaki yerleşik değerler de demokrasinin niteliği üzerinde etkilidir.
 
         Demokrasi en yalın anlamıyla,halkın özgür olması ve başkası tarafından yönetilmeyip,yönetme hakkının yine halkta olduğu bir rejimse özgürlük demokrasiden ayrı düşünülemez.Daha da yalına inersek yönetici ve yöneten ayrımının olmaması lazımdır ama bugün için bu zordur. Ancak ideal anlamda özgürlükte bu mümkündür. Onun için şu söylenebilir ki demokrasi mümkün olduğunca ideal demokrasiye ulaşmaya çalışmalıdır.
 
İdeal demokrasiye ulaşma yolunda iki zıt demokrasi anlayışı vardır. Özgürlüğe yine özgürlükle ulaşmayı amaçlayan yani özgürlüğü hem amaç hem de araç olarak kullanan Çoğulcu demokrasi ve özgürlüğü ulaşılması gereken bir amaç olarak gören Marksist Demokrasi . Şimdi bu demokrasi anlayışları ele alınacaktır
 
         2.Demokrasi Anlayışları
           
         A.Çoğulcu Demokrasi-Klasik Demokrasi:
        
         Çoğulcu demokrasilerde herkes,sesini duyurma hakkına ve siyasal iktidarla diyalog kurma ve siyasal iktidarı eleştirme hakkına sahiptir.Halk adına,halkın seçim yoluyla seçtiği temsilciler,karar alma hakkına sahiptir.Bu seçimlerde genel ve eşit oy prensibi uygulanır.Çoğunluk kamu işlerini belli bir süre yürütme hakkını eline alır ama azınlık hakları korunur ve muhalefet hakkı verilir.Yani,azınlığın çoğunluğu denetlenme hakkı vardır.Temel haklar ve özgürlükler alanına,devlet karışamaz.İktidar sınırlanmıştır.
 
         Yasalar hiçbir kesime ayrım yapmadan uygulanır. Ekonomik ya da toplumsal ayrım gözetilemez. Azınlık haklarınını korunmasının nedeni azınlıkların birgün çoğunluk olabilme hakkı olduğu içindir.
 
         Demokrasi,özgürlük ve eşitlik kavramlarına dayandığından siyasal rejim toplum üyelerinin yararına olmalıdır.Refah devleti kavramının gelişmesiyle ekonomik ve sosyal hakların temel düşüncesinin,özgürlüklerin kullanımını sağlayacak koşulların vatandaşa sağlanması olduğu anlaşıldı.[1]
 
 
 
         B.Marksist Demokrasi:
 
         Marksist demokrasi,işçi iktidarına dayanır,komünist partisi iktidardadır ve muhalefet yoktur. Marksist Demokrasi çoğulcu değildir. İktidar,Marksizmin uygulayıcısıdır.Genelde,Marksist Demokrasiler,proleterya diktatörlüğünü kurmayı hedefleyen bir devrim aracılığıyla oluşmuştur. Marksist Demokrasiyi yerleştirmek komünist partinin görevidir. Tek parti düzeni zorunludur.Amaç,bireyin yüceltilmesidir ve bu yolda kişi haklarına önem verilir. Ancak,esas önem verilen özgürlük değil insanın özgürleştirilmesidir. Bu da üretim sisteminin ve toplum düzeninin değişmesiyle gerçekleşecektir..Marksist Demokrasinin vazgeçilmez ilkesi ise üretim araçlarının kamuya ait olmasıdır.Ancak,Marksizmin çöküşü sonasında bu ideolojiyi uygulayan ülkelerde çoğulculuğa ve piyasa ekonomisine geçiş başlamıştır.Üretim araçlarının kamunun olmasının nedeni toplumdaki sınıf çatışmalarını gidermektir.Marksist Demokrasilerde özgürleştirme zorla ve proleterya diktatörlüğünce gerçekleştirilecektir. Kişiye çok az bir yer ayırır
 
        
         3.Yeni Demokrasi Anlayışları
 
         Bugün demokratik rejimlere yöneltilen eleştiriler arasında,demokratik toplumların elitler tarafından yönetilmekte olduğu ve seçimlerle ancak yeni elitlerin işbaşına gelebileceği yönündedir. Kararlar dolaysız katılım yoluyla alınmaz,siyasal aktörlerde belli örgüt,kurum ya da partinin lideridir. Güç sahipleri eşit siyasal etki gücüne sahip değildir.
 
         Samuel Huntington,modern dünyanın üçüncü demokratikleşme dalgasını yaşadığını söylüyor. Birinci dalgayı, ABD’de erkek nüfusun büyük bölümüne oy hakkı verilmesi olarak kabul ediyor. Ama,Mussolini’nin İtalya’da iktidara gelişini ise birinci ters dalga kabul ediyor.II.Dünya Savaşında müttefiklerin zaferi ile ikinci demokratik dalganın başladığını ama bunu demokrasileri azaltan ikinci bir ters dalganın izlediğini belirtiyor.
 
         1974-1990 yılları arası demokratik yönetimlerin sayıca artışı,üçüncü dalgayı başlatmıştır.Otoriter rejimlerin meşruluk sorunları ve askeri-ekonomik başarısızlıkları,1960’lı yıllarda hayat standartlarının yükselişi,Katolik kilisesinin otoriterizm muhalifliğine geçişi ,AT,ABD,SSCB dış politikalarındaki değişiklikler,üçüncü dalgada önceden meydana gelmiş geçişlerin sonraki demokratlaşma çabalarını özendirmesi üçüncü dalgada demokrasiye geçişlerin beş önemli faktörüdür.
 
         AT Güney Avrupa’da demokrasinin pekişmesine katkıda bulunmuştur. Türkiye’nin ve Doğu Blokunun dağılmasıyla da bu ülkelerin AT’ye başvurusu AT’nin sadece genişlemeye mi yoksa daha ileri bir sosyo-ekonomik birlik mi tercih edeceği sorusunu gündeme getirdi
 
         Doğu Bloku ülkelerinde SSCB denetiminin azalması,benzer şekilde Baltık Ülkeleri içinde geçerliydi.Bu da demokratikleşme için bir fırsattı.Ayrıca,yeni kurulan Rusya Cumhuriyeti içinde demokratikleşme konusu geçerliydi.
 
         ABD ise 1970’ler ve 1980’lerde demokratikleşmenin teşvikçisi olmuştur. Ancak,bu süreçten önce demokratikleşme ABD’nin başlıca hedefi olmamıştır.Demokratikleşmenin teşvikçisi sıfatı için ABD’nin bu konuda başka ülkeler için model olması ya da ABD’nin salt kendi iradesine bağlıdır.Ancak,ABD’de yaşanan iç ekonomik problemler dış olaylara ilişkin kaynak aktarımı olasılığını düşürmekle beraber ABD etkisine en açık ülkelerin (Latin Amerika,Karaipler,Avrupa gibi)çoğu zaten demokratikleşmişti.Afrika,Ortadoğu ve Asya da demokratik olmayan ülkeler ise ABD etkisine daha az açıktır. Ayrıca,Körfez Savaşı sonrası bölgedeki ABD askerleri Kuveyt ve Suudi Arabistan’da demokrasiye yönelme taleplerini teşvik etmiş ve Saddam Rejimi’nin meşruluğunu ortadan kaldırmıştır.
 
         Dünyadaki demokrasi hareketleri ABD’yi örnek aldıkları için ABD’nin başarısızlıkları demokrasinin başarısızlıkları olarak görülebilecektir.
 
         Demokratikleşme,otoriter yönetimdeki haklar üzerinde değil bu rejimlerin yöneticileri üzerinde etki yapmıştır.Demokratikleşme için sosyo-ekonomik şartlar dünyanın her yerinde mevcut değildi.(1980’ler için) Dünya ölçeğinde demokratik devrim demokratlaşma için elverişli bir dış ortam sağlayabilir ama ,belli bir ülke içinde demokratikleşme için gerekli olan şartları sağlayamaz.
 
         Doğu Avrupa’da demokratikleşmeye temel engel Sovyet yönetimiydi. Bu ortadan kalkınca demokratikleşme hızlandı ve diğer ülkelerdeki otoriter yönetim karşıtlarını cesaretlendirdi.
 
         1990’larda 3. Dalganın sebeplerinden ABD, SSCB, AT ve Vatikan demokrasi olmayan ülkelerde demokrasiyi güçlendirmek için yeterince güçlü değildi. Ama demokratikleşmeye yardımcı olacak yeni güçlerin ortaya çıkması olasıdır.
 
         1990’larda üçüncü dalgadan demokratikleşen Sudan ve Nijerya yeniden otoriter rejimlere dönmüşlerdir. Demokratik şartların yetersiz olduğu diğer ülkelerde de geri dönüşler yaşanabilir.
 
         Otoriterizme dönüş genelde askeri darbe gibi yollarla seçilmişlerin devrilmesiyle olmuştur. Demokrasilerin etkin işlemesine engel olan potansiyel kusurlar demokratik yöntemlerin meşruluğunu azaltabilir. Demokratik ya da demokratikleşmekte olan ülkeler de otoriterizme geçiş ters bir dalgalanmayı doğurabilir ( Örneğin Rusya’da otoriterizme geçiş Polonya, Macaristan, Moğolistan gibi ülkelerde etkili olabilir).
 
 
DEMOKRASİ
Gerçek demokrasinin etimolojik kökeni "demos" (halk) ve "kratos" (egemenlik) kelimelerine dayalıdır. Gerçek demokrasi, kısaca, halkın egemenliği demektir. Gerçek demokraside egemenliğin gerçek sahibi "birey" ve nihayetinde, bir devlet sınırları içerisinde yaşayan "halk"tır.
Demokrasi, yüzyıllar boyunca insanlığın hep ideali olmuş, ancak günümüze değin bir "fantazma" olmanın ötesine gidememiştir. Demokrasinin gerçek anlamı, insanlık tarihi boyunca çarpıtılarak anlam erozyonuna ve yorum enflasyonuna uğratılmıştır. Tarihte en katı otokratik rejimler bile demokrasi kelimesini kendilerine yakıştırabilmişlerdir. Marksist demokrasi deyimi bunun bir örneğidir.
Bugün çok özendiğimiz çağdaş batı demokrasileri de maalesef gerçek demokrasinin özüne ve ruhuna tümüyle uygun değildir. Gerçek demokrasi, şüphesiz, bir fazilet rejimidir. Ancak, çağdaş batı ülkeleri demokrasi yolunda çok önemli mesafeler almakla birlikte, bugünkü haliyle bir fazilet rejimi olmaktan çok uzaktırlar.
Günümüzde genel ve eşit oy sistemine dayalı "katılım" ve "temsil" çağdaş demokrasilerin temel özelliklerinden birisidir. Buna temsili demokrasi adı verilmektedir. İkinci olarak, çağdaş demokrasilerde "çoğulculuk" ilkesi geçerlidir. Çoğulcu demokrasi (plüralizm) siyasi partilerin sayıca çok olması ve iktidar için rekabet etmeleri anlamına gelmektedir. Üçüncü olarak, çağdaş demokrasiler, esas itibariyle çoğunlukçu demokrasi özelliğine sahiptir. Çoğunlukçuluk, seçim ve oylama mekanizmasında oy çokluğu ilkesinin geçerli olması demektir. Son olarak, çağdaş demokrasilerin bir diğer önemli kurumu da parlamentonun üstünlüğü ilkesidir. Bu son ilke de, parlamenter demokrasi olarak adlandırılmaktadır.
Bugün, çağdaş batı demokrasilerinde uygulanmakta olan temsili demokrasi ya da yarı- doğrudan demokrasi gerçek demokrasi demek değildir. Gerçek demokraside egemenliğin meşru kaynağı halktır. Günümüz temsili demokrasilerinde egemenlik hakkı ve yetkisi milletin seçtiği temsilcilere devredilmiştir. Dolayısıyla, temsili demokrasilerde seçimle işbaşına gelen siyasal iktidarlar buradan hareketle sık sık "milli irade"yi temsil ettiklerinden sözederler. Uygulamada kendilerini milli iradeyi temsil eden bir kurum olarak gören siyasal iktidarlar, millet adına sahip oldukları güçleri ve yetkileri, seçilmiş oldukları dönem içerisinde gelecek seçimler endişesi ve kuvvetler ayrılığı kurumu dışında başka bir sınırlamaya tâbi olmaksızın istedikleri şekilde kullanabilmektedirler.
Temsili demokrasilerde seçimle iş başına gelmiş siyasal iktidarın, milli iradeyi temsil eden bir kurum olarak kabul edilmesi büyük bir hata ve yanılgıdır. Bir kere, çağdaş temsili demokrasiler çoğunlukçu demokrasi özelliğine sahip olduklarından, demokraside halkın ya da milletin iradesi değil aksine çoğunluğun iradesi geçerlidir. Çoğunluk iradesini milli irade olarak kabul edip, siyasal iktidarı güç ve yetkisini kullanması yönünden tümüyle meşru olarak görmek doğru değildir. Ancak, oybirliğiyle ya da oybirliğine yakın bir çoğunlukla (kaliteli çoğunluk ya da nitelikli çoğunluk) seçilmiş bir iktidar, milli iradenin temsilcisi olduğunu söyleyebilir. Yoksa, basit çoğunlukla iktidarı kazanan bir parti ya da oylarını birleştirerek çoğunluk oluşturan partiler (koalisyonlar) hiçbir zaman milli iradenin temsilcisi olarak kabul edilemezler.
Çoğunlukçu demokrasi; siyasal ilgisizlik, siyasal bilgisizlik ve siyasal unutkanlık adı verilen faktörler dolayısıyla gerçek demokrasi olmaktan fazlasıyla uzaktır. Toplumda herkes siyasal kararlara ve uygulamalara ilgi göstermeyebilir. Bu bireysel ilgisizlik ve kayıtsızlık dışında devlet de bazen depolitizasyon politikası ile vatandaşları siyasal katılımdan uzak tutabilir.
Çoğunlukçu demokrasiyi zaafa uğratan bir diğer neden de siyasal bilgisizliktir. Seçmenlerin eğitim ve kültür seviyelerinin düşük olması gibi nedenlerle vatandaşlar doğru tercih ve kararlarda bulunamayabilirler. Siyasal partiler, siyasal manipülasyonlar (yalan-dolan, aşırı vaatte bulunma, propoganda vs.) yaparak seçmenin cehaletinden istifade ederek onun tercihini kolaylıkla kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebilirler. Ayrıca, siyasal unutkanlık adını verebileceğimiz bir diğer faktör dolayısıyla, önceki seçimlerde aldatılmış seçmen siyasal manipülasyonlarla tekrar kandırılabilir.
Bugün çağdaş demokrasilerde halk gerçek anlamda bir siyasal egemenlik imkânından yoksundur. Demokrasi olarak adlandırılan yönetimde maalesef halkın değil, siyasal iktidarın ve çıkar ve baskı gruplarının egemenliği söz konusudur.
Çağdaş demokrasileri esasen plütokrasi olarak adlandırmak mümkündür. Eski Yunanca plutos (zenginler) ve kratos (iktidar) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş olan plütokrasi kavramı günümüzde çıkar ve baskı gruplarının egemenliği olarak ifade edilebilir.
Bugün, çağdaş demokrasilerde "kutsal parlamento" ya da "yüce meclis" düşünceleri de çoğunlukçu temsili demokrasinin zaafından ve çarpıklığından başka bir şey değildir. Parlamentonun üstünlüğü, yüceliği ya da kutsallığı ancak gerçek demokrasinin kurallarının ve kurumlarının işlemesi ve varlığı halinde sözkonusu olur. Bir kurum, ancak içindekilerle yüceltilebilir. Doğru olmayan karar, tercihler ve çıkar lobileri ile oluşturulmuş bir parlamentonun yüceliğinden ve üstünlüğünden sözedilemez. Maalesef, bugünkü haliyle parlamenter demokrasilerde parlamentonun üstünlüğü fikri o kadar yerleşmiştir ki, parlamentonun yetkilerinin sınırlanması önerilerinin antidemokratik olacağı savunulur olmuştur.
Demokrasi kavramı, yönetimin kimin elinde bulunduğu; liberalizm ise, yönetimin ekonomik güç ve yetkilerinin kapsamı ile ilgilidir. Yönetimin bir tek kişi veya bir grup ya da zümre elinde bulunması "otokrasi"; halkın elinde bulunması ve temsilcileri aracılığıyla kullanılması ise "demokrasi" yi ifade etmektedir.
Devletin ekonomik alandaki gücünün ve yetkilerinin, yani devlet yönetiminin kapsamının sınırlı olduğu bir ekonomik düzen "liberalizm", bunun tersi ise, yani devletin ekonomik güç ve yetkilerinin geniş olduğu; sınırsız ya da aşırı devlet müdahalesinin söz konusu olduğu bir ekonomik düzen ise "totaliterizm"dir. Daha kısa bir ifadeyle, liberalizm, sınırlı devlet; totaliterizm ise, sınırsız devlet ya da aşırı müdahaleci devlet anlamına gelmektedir.
Totaliter rejimlerde tüm üretim faktörleri devlet tarafından sahiplenilmiştir ve özel mülkiyet sözkonusu değildir veya çok sınırlıdır. Totaliter rejimlerde ekonomide merkezi bir planlamayla kimin için, nasıl ve ne miktarda üretim yapılacağına karar verilir. Totaliterizmde ekonomik ve siyasi özgürlükler sözkonusu değildir veyahut oldukça sınırlıdır. Ekonomik özgürlüğün olmaması; üretici için, teşebbüs özgürlüğünün, tüketici için, tercih özgürlüğünün olmaması anlamına gelir.
Uygulamada her ne kadar adına marksist demokrasi ya da sosyalist demokrasi dense de totaliter rejimlerde demokrasi, yani halkın egemenliği değil, bürokrasinin egemenliği sözkonusudur. Sonuç olarak, totaliterizmin demokrasi ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Sovyet Rusya'nın yıkılması ile birlikte totaliterizmin ne kadar anti-demokratik ve özgürlükçü olmayan bir rejim olduğu daha iyi anlaşılmıştır.
Demokrasi, insan haklarını ve özgürlüklerini korumak ve güvence altına almak için yeterli olamaz. İnsanın ekonomik hakları ve özgürlükleri ancak liberalizm ile korunabilir. Liberal ekonomik düzende, hür teşebbüs ve tüketici için tercih özgürlüğü sözkonusudur. Devletin ekonomik alandaki gücünün ve yetkilerinin, görevlerinin ve fonksiyonlarının sınırsız, buna karşın, aşırı devlet müdahalesinin sözkonusu olduğu bir ekonomik düzende, sonuç olarak, bireylerin ekonomik özgürlükleri sınırlanmış olur. Ekonomide serbestlik, liberal ekonomik düzenin temel taşı, olmazsa olmaz koşuludur.
Şüphesiz, demokrasi olmadan da liberalizm yaşayamaz. Hür düşünce, din ve vicdan hürriyeti ancak demokratik bir rejimde sözkonusu olabilir. Demokratik bir rejimde parlamentonun ve siyasal iktidarın güç ve yetkileri sınırlandırılmadığı takdirde totaliter rejime doğru yol almak kaçınılmaz olur.
Demokratik ve liberal bir toplum ancak liberal demokrasi ya da anayasal demokrasi ile gerçekleştirilebilir. Liberal demokrasi, toplumsal uzlaşma ve sözleşme metni olarak kabul edilen anayasalarda, devletin güç ve yetkilerinin sınırlandırıldığı, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir yönetim şeklidir. Bir başka ifadeyle, liberal sosyal düzenin ilkeleri üzerinde toplumsal uzlaşmanın sağlandığı, siyasal iktidarların hukuk kurallarının sınırları içinde güç ve yetkilerini kullandığı yönetim şekli liberal demokrasidir.
Çağdaş demokrasilerde sınırsız siyasal güç söz konusudur. Sınırsız demokrasi anlayışının temel kaynağı Rousseau'nun Halk Egemenliği teorisine dayanır. Rousseau, çoğunluk iradesini ve tercihini, halkın iradesi ve tercihi olarak kabul eder.
Gerçek demokrasi, çoğunluk egemenliğini değil, halkın egemenliğini savunur. Gerçek demokraside çoğunluk oylarına sahip bir iktidarın yetkilerinin sınırsız olmaması gerektiği savunulur.
Çağdaş demokrasilerde yöneticiler sınırsız güç ve yetkilere sahip durumdadırlar. Gerçek demokrasi için, halk adına devleti yönetenlerin güç ve yetkileri mutlaka hukuk kuralları ile sınırlandırılmalıdır. Sınırlandırılmış ve hukuk kurallarına bağlı bir devlet yönetimi demarşidir. Demarşi, demokrasiden daha iyi yönetimdir.
Oybirliği demokrasisi (Doğrudan Demokrasi) günümüz açısından ütopyadan öteye bir anlam taşımamaktadır. Ancak oybirliğine dayalı olmayan bir demokrasi hiçbir zaman mükemmel bir yönetim sistemi olamaz. Günümüzde çoğunluk egemenliğine dayalı bir temsili demokrasi "realite" olarak varlığını sürdürmektedir. Çoğunlukçu temsili demokrasi "ideal" değil, ancak "kötünün en iyisi" bir rejimdir. Günümüzde uygulanan çoğunlukçu temsili demokrasi daha iyi bir yönetim sistemi mevcut olmadığı için kabul etmek zorunda olduğumuz bir yönetim sistemidir. Demokrasinin çoğunluk despotizmi ve keyfiyete dayalı bir oligarşik rejim olmaması için önemli olan, katılımcı-uzlaşmacı-oybirliğine yakın bir sistemi uygulanabilir yapmaktır.
Demokrasi, tüm otoriter rejimlere karşıdır. Eski çağlardan günümüze değin hep halkın değil, bir kişinin yönetimi ve egemenliği (monarşi, despotizm, tiranlık, krallık, imparatorluk, diktatörlük vs.) veyahut da bir grubun ya da zümrenin yönetimi ve egemenliği (oligarşi, teokrasi, aristokrasi, plütokrasi, timokrasi vs.) sözkonusu olmuştur. Halkın egemenliğini temsilcileri aracılığıyla kullandığı iddia edilen demokratik rejimlerde (temsili demokrasi, yarı doğrudan demokrasi) ise, çoğunluğun egemenliği ve tahakkümü söz konusu olmuş, azınlık hakları ise istismar edilmiştir. Çoğunlukçu demokrasi anlayışında halk dört ya da beş yılda bir göstermelik seçim sandıklarına giden "çağdaş köle" durumuna düşürülmüştür.
 
Eski antik çağlardan günümüze değin "güç" her zaman "güçlünün" elinde olmuştur. Eski Mısır teokrasisi'nde tanrı kimliğindeki Firavun halkın sesi olduğunu iddia etmiştir. Atina Şehir Devleti'nde köleler siyasal toplumdaki haklardan dışlanmış, sömürülmüş ve soyluların egemenliği (aristokrasi) sözkonusu olmuştur. Tarih içerisinde kralların, sultanların, imparatorların ve diktatörlerin egemenliği var olmuştur. Oysa, gerçek demokrasi için, halkın gerçek iradesini temsil eden bir yönetimin iktidarda bulunması önemlidir.
Gerçek demokraside prensip olarak "temsili vekalet" değil "emredici vekalet" geçerlidir. Bunun anlamı şudur: Egemenliğin gerçek sahibi olan halk, temsilcilerine kendilerini yönetmeleri için bir vekalet vermektedir. Bu içi boş bir vekâlet değildir. Daha açık bir ifadeyle halk, temsilcilerine seçim yoluyla verdiği vekalet içerisinde vekillerinin anayasada belirtilen çerçevede güçlerini ve yetkilerini kullanmalarını istemektedir. Yöneticilerin anayasayı ihlal etmeleri halinde, emredici vekaletin gereği yöneticiler azledilebilirler.
Serbest piyasa ekonomisinin tam anlamıyla işleyebilmesi için, devletin güç ve yetkilerinin, görev ve fonksiyonlarının zaman ve mekan faktörleri ile ülkenin sosyo-ekonomik şartları dikkate alınmak suretiyle tespit edilmesi gerekir. Açık ve serbest toplum için, sınırlı devlet ve sınırlı demokrasi (Demarşi) ilkeleri önem taşımaktadır.
 
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

 
  Bugün 3 ziyaretçi (18 klik) kişi burdaydı!