Sozluk Sitesi
  Beyaz Geceler Uysal Kiz
 
BEYAZ GECELER
UYSAL KİZ
FİYODOR DOSTOYEVSKİ
 
Yoksa o, bir anlık da olsa, senin gönlüne
Yakın olsun diye mi yaratıldı?
 
İvan Turgenyev
 
BİRİNCİ GECE
 
Sevgili okuyucum, o öylesine güzel bir geceydi ki, böylesini
ancak gençliğimizde görebiliriz! Gökyüzünün aydınlığına,
yıldızların parlaklığına bakıp bakıp da, "Böyle bir göğün
altında insan nasıl olur da öfke duyar, hırçınlaşabilir?" diye
düşünürsünüz. Ama bu düşünce de gençler içindir, sevgili
okuyucum, hem de çok gençler için. Dilerim, sizin de gönlünüz
uzun süre genç kalsın.
Hırçınlardan, öfkeli insanlardan söz açılmışken bütün o günkü
uysallığımı anımsamadan edemeyeceğim. Sabahın ilk saatlerinde
bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğimi. Benim
gibi yalnız bir adamı, herkes terk ediyormuş, herkes benden
kaçıyormuş gibi bir duygu vardı içimde. "Herkes"le kimleri
kast ettiğimi sormak hakkınızdır. Çünkü nerdeyse, sekiz
yıldır, yaşadığım şu Petersburg kentinde bir tane bile tanıdık
edinemedim. Ama tanıdık benim neyime? Zaten Petersburg'u
baştan başa tanırım, onun için bütün kent kalkıp, yazlığa
gidince haklı olarak herkesin beni terk ettiğini düşünmeye
başladım. Yalnız başıma kaldığımı görünce de, büyük bir
korkuya kapılarak üç gün neye uğradığımı anlamadan, kentin
sokaklarında dolaştım durdum. Neva Caddesi'ne, parka, deniz
kıyısına, daha nereye gittiysem hiçbir yerde, bütün bir yıl
hep aynı saatte görmeye alıştığım kimselerin tekini bile
göremedim. Onlar beni elbet bilmezler, ama ben onları tanırım,
hem de yakından tanırım, hepsinin de yüzü hatırımdadır.
Onların sevinci benim sevincim, onların üzüntüsü benim
üzüntümdür. Tanrı'nın her günü aynı saatte Fontanka'da
rasladığım ufak tefek bir ihtiyarla da nerdeyse ahbaplık
peydahladım. Görkemli, dalgın bir görünüşü olan bu ihtiyar,
sol elini sallayarak hep kendi kendine bir şeyler mırıldanır;
sağ elindeyse, sapı altın kaplamalı, boğum boğum, uzun bir
baston vardır. Adamcağız beni fark etmeye bile başladı, her
raslaşmada bana karşı bir ilgi gösteriyor. Beni aynı saatte
Fontanka'daki yerimde görmese neşesinin kaçacağına kalıbımı
basarım. Onun içindir ki, karşı karşıya geldiğimiz sıralar,
ikimizin de keyfi yerindeyse, birbirimize selam verecekmiş
gibi bir havaya giriyoruz. Geçenlerde iki gün birbirimizi
görmeyip de üçüncü gün karşılaştığımız zaman az kalsın elimizi
şapkalarımıza atıyorduk; neyse ki tam zamanında aklımız
başımıza geldi de ellerimizi indirdik, birbirimizi süzerek
geçtik.
Evlerle de aram iyidir. Gezinirken birbiri ardından önüme
çıkıp bütün pencereleriyle bana bakarak kimisi, "Merhaba!
Nasılsınız? Eh, ben çok şükür iyiyim, mayısta üzerime bir kat
daha çıkacaklar", kimisi; "Ee, nasılsınız bakalım? Yarın beni
onarıyorlar", kimisi de, "Dün az kalsın yanıyordum. Öyle
korktum ki!" vb. der gibidirler. Aralarında sevdiklerim
vardır, kimisini oldukça yakından tanırım, bir tanesi de
önümüzdeki yaz kendisini mimara tedavi ettirecek. Tedavi
olurken, Tanrı esirgeye, başına bir şey gelmesin diye her gün
uğrayacağım oraya. Hele güzelim pembe bir evin öyküsünü hiç
unutamam. Taştan yapılmış, ufacık, sevimli bir evceğizdi bu;
hantal komşularına bakıp böbürlenmesini, bana bakarken de
yüzünün gülmesini gördükçe ona karşı içim sımsıcak olurdu.
Geçen hafta yanından geçerken başımı kaldırır kaldırmaz; "Beni
sarıya boyadılar!" diye acıklı bir ses işittim. Bir de baktım
ki, ne göreyim!.. Haydutlar! Barbarlar! Ne sütun bırakmışlar,
ne sundurma; hepsini kanarya sarısına boyamışlar! Kanım
beynime sıçradı. Çin İmparatorluğu rengine boyanarak
çirkinleştirilen zavallı dostuma bakmaya dayanamayacağım için
o günden beri de semtine uğramıyorum.
İşte, okuyucum, Petersburg'u ne kadar yakından tanıdığımı
artık anlamış bulunuyorsunuz.
Nedenini ortaya çıkarıncaya kadar bir tedirginliğin üç gündür
içimi kemirdiğini yukarda söylemiştim. Sokakta canım
sıkılıyor, "O yok, bu yok, öteki ne cehenneme gitti!" diye
evde kendimi yiyordum. Tam iki gece; "Benim neyim eksik?
Burada niçin rahat edemiyorum?" diye odamda kıvrandım durdum.
İsten kararmış, yeşil badanalı duvarlara, Matriyona'nın
başarıyla ürettiği örümcek ağlarıyla kaplanmış tavana şaşkın
şaşkın baktım. "Yoksa bütün sıkıntımın nedeni bunlar mı?" diye
sandalyeleri gözden geçirdim. (Çünkü bir sandalye bile akşam
bıraktığım biçimde durmuyorsa sinir olurum.) Pencereye göz
gezdirdim; hepsi boşuna... İçim bir türlü rahat etmedi! Hatta
Matriyona'yı çağırarak, örümceklerden, her zamanki
pasaklılığından dolayı kendisini fazla üzmeden azarladım.
Kadın tuhaf tuhaf baktıktan sonra çekti gitti, örümceklerse
yerlerinde hâlâ sapasağlam duruyorlar.
En sonunda bu sabah işin içyüzünü anlayabildim. Öyle ya,
herkes benden kaçıp yazlığa kapağı atıyordu. (Bu bayağı
anlatımından dolayı özür dilerim, şu anda yüksek üslubun hiç
sırası değil.) Çünkü Petersburg'da herkes ya yazlıklarına
gitmişti, ya da yeni gidiyordu. Çünkü sokakta her araba
kiralayan kerli ferli adam, gözümde, günlük işini bitirdikten
sonra yazlığa, ailesinin yanına dönen pek sayın aile babası
görünümüne bürünüyordu. Çünkü karşılaştığım yayaların: "Biz
buraya şöyle bir uğradık, iki saat sonra yazlığa gideceğiz"
diyen kibirli bir havası vardı. Kar gibi beyaz ince
parmaklarıyla pencereye vurduktan sonra, güzel bir kız, başını
dışarı çıkararak, elinde saksılarla çiçek satan çiçekçiyi
çağırmaya görsün. Hemen o anda bu çiçeklerin, zevkini çıkarmak
için değil de, çok geçmeden yazlığa taşınacakları, çiçekleri
de yanlarında götürecekleri için satın alındığını düşünmeye
başlıyordum. Bu kadarla da kalmayıp bu yeni, özel keşfimde
büyük başarılar elde etmeye başladım. Kimin, ne çeşit yazlıkta
kaldığını bir bakışta yanılmadan anlıyordum. Kamenni
Mahallesi'nde, Aptekarski Adaları'nda ya da Peterhof
Caddesi'nde oturanlar, yapmacık, ince tavırlarıyla, iki dirhem
bir çekirdek yazlık giyimleriyle onları kır evlerinden kente
getiren gösterişli arabalarıyla göze çarpıyorlardı. Pargolovo
ve daha ilerde oturanlar, ilk bakışta insanda aklı başında,
oturaklı kimseler izlenimi bırakıyor; Krevstovski Adası'na
yazı geçirmeye gelenler şen şakrak tavırlarıyla dikkati
çekiyorlardı.
Dağ gibi ev eşyalarıyla, masalarla, sandalyelerle, divanlarla,
daha bir sürü ıvır zıvırla dolu, üstelik çoğu zaman bütün
bunların tepesine kurulmuş, efendisinin eşyalarını gözünün
bebeği gibi sakınan sıska aşçı kadınların bulunduğu dizi dizi
yük arabalarıyla, arabaların yanında dizginleri ellerinde
tutarak yürüyen sürücülere raslasam; Neva, Fontanka üzerinden
Çyorni Deresi'ne, adalara kadar giden, çeşitli ev eşyalarıyla
tıkabasa doldurulmuş kayıklar görsem; bu arabalar, bu kayıklar
gözümde çoğalıyor, çoğalıyordu. Herkes ayaklanmış, harekete
geçmiş, kervanlar halinde yazlığa göçüyormuş gibime geliyordu.
Sanki bütün Petersburg boşalarak yerinde ıssız bir çöl
kalacaktı. Bu durumu gördükçe kendi kendimden utanmaya,
gücenmeye, hüzünlenmeye başladım; benim ne gidecek bir yazlık
evim, ne de böyle bir yere gitmem için ortada bir neden vardı.
Aslında her yük arabasıyla, fayton kiralayan efendi kılıklı
adamla gitmeye can atıyordum, ama hiçbiri, evet hiçbiri beni
çağırmıyordu; sanki köşemde unutulmuştum, gerçekten de herkes
için bir yabancıydım.
İşte böylece o kadar çok gezdim, dolaştım ki, sonunda her
zamanki gibi, nerede olduğumu unutarak birdenbire kendimi
kentin çıkış kapısında buldum. O anda içime bir sevinç dalgası
yayıldı, adımlarımı sıklaştırarak kendimi kapının dışına
attım, ekilmiş tarlalara, çayırlara doğru yürüdüm. Artık
yorgunluk filan duymuyor, üzerimden ağır bir yükün kalkmakta
olduğunu hissediyordum. Gelip geçenlerin yüzünde bir gülümseme
vardı, neredeyse eğilip selam vereceklerdi; herkes bir şeylere
seviniyor, püfür püfür sigara tüttürüyordu. Ben de çok
sevinçliydim, şimdiye dek bu kadar neşeli olmamıştım. Ansızın
İtalya'daymışım gibi, kentin taş yığını arasında bunalmış bir
kentlinin yarı hasta ruh haliyle hayran hayran kırları
seyrediyordum.
Baharın gelmesiyle birlikte Tanrı'nın bağışladığı bütün gücünü
ortaya koyarak süslenen, çiçeklerle bezenen bizim Petersburg
kırlarında insana dokunan, ama ne olduğu anlaşılmayan bir şey
vardır. Bazen yalnızca acıyarak bazen de hiç farkına
varmadığımız, cılız, hastalıklı bir genç kızı, ama bir gün,
beklemediğimiz bir anda, birdenbire değişerek anlaşılmayan bir
güzelliğe bürünen bir kızı anımsatır Petersburg kırları. Bu
kızın karşısında şaşırmış, kendinizden geçmişinizdir. Elinizde
olmadan, "Hangi güç bu bezgin, düşünceli gözlere parlaklık
verdi? Bu çökmüş, solgun yanaklara kan nereden geldi? Bu
yumuşak yüz çizgilerine tutkuyu kim verdi? Bu göğüsler neden
böyle kabarıp kabarıp iniyor? Bu soluk yüzlü kıza birdenbire
bu canlılığı, diriliği, güzelliği veren nedir? Kim onun
yanaklarına bu gülücüğü kondurdu? Bu hayat dolu, şen şakrak
kahkahaları veren kimdir?" diye sorarsınız kendi kendinize.
Gözleriniz birilerini arayarak çevrenize bakınırsınız. Ve bir
anda her şeyi anlarsınız. Ama o an hemen geçer; belki de
ertesi gün gene aynı dalgın bakışla, aynı solgun yüzle,
hareketlerdeki aynı ürkeklikle, bezginlikle, hatta bir anlık
taşkınlığından dolayı duyduğu pişmanlıkla, aynı tasayla, aynı
hüzünle karşılaşırsınız. Bu bir anda gelip geçen güzelliğin
neden böyle kısa ömürlü olduğunu ve artık bir daha
dönmeyeceğini içiniz burkularak düşünür, sevmeye bile vakit
bulamadığınız bu aldatıcı, bir işe yaramaz güzelliğe ta
derinden kırılırsınız...
O günün gecesi gündüzünden daha iyi geçti.
Kırlardan kente çok geç dönmüştüm, eve yaklaştığım sırada saat
10'u gösteriyordu. Eve giden yol kanalın kıyısından geçer, bu
saatte burada in cin top oynar. Ne yalan söyleyeyim, kentin
uzak bir semtinde oturuyorum. Yürürken bir yandan da şarkı
söylüyordum, çünkü mutlu olduğum zamanlar kendi kendime bir
şeyler mırıldanırım. Hiçbir dostu, arkadaşı olmayan, sevinçli
anlarında sevincini kimselerle paylaşamayan herkes aynı şeyi
yapmaz mı? Birden beklemdiğim bir şey çıktı karşıma.
Rıhtımın korkulukları ve korkuluklara yaslanmış duran bir genç
kız vardı önümde; dirseklerini demirlerin üstüne dayamış,
gözleri kanalın bulanık sularında, öylece dalmıştı. Üzerinde
yosmalara yaraşır siyah bir manto, başında da hoş bir şapka
vardı. "Yüzde yüz esmerdir bu kız", diye düşündüm. Ayak
seslerimi işitmemişti, soluğumu tutup yüreğim küt küt atarak
yanından geçtiğim halde dönüp bakmadı bile. "Tuhaf, ne kadar
da dalmış" demeye kalmadı, kızın boğuk hıçkırıklarını işiterek
yerimde donakaldım. Evet, yanılmamıştım, ağlıyordu. İşte bir
daha, bir daha hıçkırdı. Yüreğim acıdan burkularak, "Aman
Tanrım!" diye haykırdım. Kadınlara karşı ne denli ürkek
olursam olayım, bambaşka bir durumdu bu. Hemen ona doğru dönüp
tam "Hanımefendi!" diye konuşmaya başlayacaktım ki, bu sözün
Rus yüksek sosyetesini anlatan romanlarda binlerce kez
kullanıldığını anımsayarak dilimi tuttum. Ben söyleyeceğim
sözleri ararken kız kendine geldi, toparlanıp çevresine
bakındı, başını önüne eğerek kıyı boyunca önümden süzüldü
gitti. Ben de hemen peşine takıldım. O bunun farkına vararak
kıyıdan ayrılıp yolun öbür yanına, karşı kaldırıma geçti.
Doğrusu sokağın o yanına geçmeyi göze alamamıştım. Yakalanmış
bir kuşun yüreği gibi çarpıyordu yüreğim. Ama o sırada geçen
bir olay yetişti yardımıma.
Karşı kaldırımda, yabancı kadının biraz gerisinde, frak giymiş
oturaklı bir adam belirdi, ama adamın yürüyüşü hiç de oturaklı
değildi; ikide bir duvara dayanarak sallana sallana
sürükleniyordu. Geceleyin birilerinin yanına yaklaşıp da
kendisine sataşmaya kalkışmasından korkan bütün kızlar gibi,
bu kız da, olanca ürkekliğiyle, yayından boşanmış ok hızıyla
koşturuyordu. Eğer şansım yardım etmemiş olsa da yalpalayan
adam birtakım atak hareketlere girişmeseydi, kıza hiçbir zaman
yetişemezdim. Adamın bir anda ileri doğru atılmasıyla,
burnunun doğrusuna kızın arkasından seğirtmesi bir oldu. Kız
fırtına gibi gidiyordu. Ayakta zor duran adamsa onun peşini
bırakmak niyetinde değildi. Arayı gitgide kapatan herif için,
"Ha yetişti, ha yetişecek!" dememe kalmadı, genç kız bir
çığlık attı. Çıkarken yanıma almış olduğum boğumlu bastonumdan
dolayı Tanrı'ya ne kadar şükretsem azdır. Kendimi bir anda
karşı kaldırımda buldum. İşin sarpa sardığını anlayan belalı
herif, başına gelecekleri bir anda kavramış olacak ki,
ağzından tek söz çıkmadan geride kaldı. Ancak aramız bir hayli
ıldıktan sonra herif birtakım hatırı sayılır sözcüklerle
itirazını bildiriyor olmalıydı. Neyse ki söyledikleri bize
kadar ulaşmıyordu.
- Koluma girin, dedim kıza. Artık sataşmayı göze alamaz.
Korkudan, heyecandan titreyen kolunu bana verdi. Ey, belalı
adam! O anda sana ne kadar dua etsem azdır. Göz ucuyla şöyle
bir baktım kıza, tatlı bir esmer güzeliydi. Yanılmamıştım.
Deminki korkudan mı desem, yoksa daha önceki üzüntüden mi,
kara kirpiklerinde hâlâ gözyaşları parlıyordu. Ama dudaklarına
bir gülümseme yayılmıştı. O da bana kaçamaklı bir bakışla
baktı, sonra kızararak başını öne eğdi.
- O zaman beni başınızdan savdınız da bakın işte neler oldu!
Demin yanınızda dursam bunların hiçbiri gelmezdi başınıza,
dedim.
- Ama sizi tanımıyordum ki... Sizi de onlardan biri sandım.
- Peki, şimdi tanıyor musunuz?
- Biraz... Şey, titriyorsunuz. Neden öyle?
Kızın güzelliği yanında bir de zeki olması pek hoşuma
gitmişti.
- Demek, ilk görüşte farkına vardınız! Evet, kimin yanında
olduğunuzu hemen anladınız. Kadınlara karşı çekingen olduğum,
heyecanlandığım ve de en azından sizin o adamdan korktuğunuz
kadar korktuğum bir gerçek... Hâlâ çekingenliğim geçmedi.
Düşte gibiyim, bir kadınla konuşacağımı düşümde bile görsem
inanmazdım.
- Nasıl! Siz ne diyorsunuz!
- Evet, öyle. Eğer elim titriyorsa, bunun nedeni, sizinki gibi
güzel, küçük bir elin şimdiye dek kolumu böyle sarmamış
olmasıdır. Kadınlardan iyice uzaklaştım, daha doğrusu
kadınlara hiç alışık değilim. Yalnız yaşayan bir adamım ben...
Sizlerle nasıl konuşulacağını bile bilmem. Şimdi de
bilmiyorum. Sakın aptalca bir söz söylemiş olmayayım?
Çekinmeden bildirin. Korkmayın, darılmam...
- Hayır, sözlerinizde bir saçmalık göremiyorum, üstelik güzel
konuşuyorsunuz. Size karşı açık yürekli olmamı istiyorsanız,
hemen belirteyim ki, böyle bir çekingenlik kadınların hoşuna
bile gider. Hatta daha fazlasını isterseniz, bu benim de
hoşuma gidiyor ve evime kadar yanımda yürümenize izin
veriyorum.
Sevinçten soluğum kesilecek gibiydi.
- Anlaşılan, siz bende korkunun zerresini bırakmayacaksınız, o
zaman da bütün çarelerime elveda.
- Çareleriniz mi? Ne çaresi? İşte bu çok kötü!
- Özür dilerim, ağzımdan kaçtı. Ama şu anda sizden bir dilekte
bulunmamamı benden nasıl istersiniz?
- Beğenilmek dileği mi?
- Öyle, öyle ya... Ne olur, benim nasıl biri olduğumu anlamaya
çalışın. İşte, neredeyse yirmi altı yaşımı dolduracağım, hâlâ
insan içine çıkmış değilim. Böyle olunca, nasıl güzel
konuşabilir, nasıl sözcükleri yerli yerinde kullanabilirim?
Her şeyi olduğu gibi söylemek en iyisi... Yüreğim şuramda
konuşurken ben susamam... Neyse, bunun önemi yok... İnanır
mısınız, daha hiçbir kadınla tanışmadım. Evet, hiçbir
kadınla... Bir gün gelip bir kadın tanıyacağımı kurar dururum
hep. Bu biçimde kaç kez âşık olduğumu bilir misiniz?
- Nasıl olur? Kime?
- Hiç kimseye... İdealimdeki kadına, düşümde gördüğüm
yüzlere... Ben hayalimde romanlar yaratırım. Ah, siz beni
bilmezsiniz! Bunlar hiç kadın tanımadan olmaz, ama siz benim
hangi kadınları tanıdığımı sormayın! Tanıdığım bütün kadınlar,
birkaç ev sahibesinden başkası olmadı! Hem de öylelerine
çattım ki... Size bir şey söylesem gülersiniz. Birkaç kez
sokakta kibar bir kadınla konuşmayı geçirdim aklımdan.
Doğaldır ki bu konuşmalar sadelik içinde, çekine çekine,
saygılı ve içim ateşten yanarak yapılacaktı. Ona yalnızlıktan
kahrolduğumu, hiçbir kadınla tanışmadığımı anlatarak beni
yanından uzaklaştırmamasını isteyecek; benim gibi umutsuz bir
erkeğin dileğini reddetmesinin kadının şanına yakışmayacağını
söyleyecektim. Ondan bütün dileğim, bana kardeşçe söyleyeceği
tatlı iki sözcük, evet iki sözcük olacaktı. Ağzımı açar açmaz
beni kovmamasını, sözlerime inanarak dinlemesini, canı isterse
söylediklerime gülebileceğini, bana yanıt vermesini, iki söz,
yalnızca iki söz söylemesini, ondan sonra da bir daha
görüşmeyeceğimizi bildirecektim. Bakın gülüyorsunuz... Zaten
ben de bunun için anlatıyorum...
- Darılmayın ama kendi kendinizin düşmanı olduğunuz için
gülüyorum. Deneseydiniz, sokakta bile bir kadınla tanışmayı
becerirdiniz. Sadelik kadınların hoşuna gider. Aptal değilse
ya da bir şeye canı çok sıkılmamışsa, yürek taşıyan her kadın
sizin böyle çekine çekine istediğiniz iki çift sözü
esirgemezdi sizden... Gene de siz benim söylediklerime
bakmayın. Kim bilir, sizi deli filan da sanabilirler. Ben
demin kendi düşündüklerimi söyledim. Çünkü yeryüzünde
insanların nasıl yaşadıklarını bilirim, çok şey gördüm
geçirdim!..
- Oh, çok teşekkür ederim! Benim için ne büyük bir iyilik
yaptığınızı bilemezsiniz!
- Peki, peki! Söyleyin bakalım, benim... Nasıl söyleyeyim,
dostluğa ve ilgiye değer bir kız olduğumu nerden anladınız?
Niçin bana yaklaşmaya karar verdiniz?
- Niçin mi? Çünkü yalnızdınız, o adamın gözü dönmüştü, üstelik
geceydi. Bunun benim yönümden bir görev olduğunu kabul edin...
- Ama hayır, daha önce, yolun karşı kaldırımında... Daha orada
bana yaklaşmak istemiştiniz, öyle değil mi?
- Orada, karşı kaldırımda mı? Nasıl yanıt vereceğimi
bilemiyorum doğrusu. Korkuyorum... Biliyor musunuz, bugün çok
mutluydum. Durmadan gezdim, şarkı söyledim. Kentin dışına,
kırlara yürüdüm. Şimdiye dek böyle mutlu dakikalar yaşamadım.
Siz... ama belki de bana öyle geldi... anımsattığım için özür
dilerim, ağlıyormuşsunuz gibi bir ses işittim. Bense, bense
dayanamadım... Yüreğim ezildi... Oh Tanrım! Size karşı bir
yakınlık duymuş olamaz mıyım? Size kardeşinizmişim gibi
acımakla suç mu işledim?.. Acıma sözünden dolayı bağışlayın
beni... Neyse, elimde olmadan size yaklaşmak istedimse... Bana
gücendiniz mi yoksa?..
Genç kız gözlerini yere indirip kolumu sıkarak;
- Yeter, bırakın şimdi bunları, dedi. Sözü bu konuya
getirdiğim için ben suçluyum, ama hakkınızda yanılmadığım için
de kıvançlıyım... Eh, eve geldik. Şurada ara sokağa sapacağım.
Evim iki adım ötede... Hoşça kalın. Teşekkür ederim...
- Demek birbirimizi bir daha göremeyeceğiz!.. Her şey böylece
bitecek mi?
Kız gülmeye başladı.
- Görüyorsunuz ya! Başlangıçta iki sözcük istiyordunuz,
şimdiyse... Bununla birlikte hiçbir şey söyleyemem... Belki
gene görüşürüz...
- Yarın buraya geleceğim. Beni bağışlayın, bunu sizden
istiyorum...
- Çok sabırsızsınız. Üstelik, hani nerdeyse buyurgan bir
tavrınız var...
- Bir dakika dinleyin beni, diye sözünü kestim. Özür dilerim,
belki ağzımdan gene tuhaf sözler kaçıracağım... Demek
istediğim şu ki, yarın buraya gelmeden edemem. Ben hayalcinin
biriyim; hayatımda yaşanmış olaylar o kadar az, birlikte
geçirdiğimiz şu dakikalar o kadar seyrek raslanan cinsten ki,
hayalimde bu anları birçok kez tekrarlamamak elimde değil.
Sizi bütün bir gece, bütün bir hafta, bütün bir yıl hayal
edeceğim. Yarın buraya, hem de tam buraya, tam bu saatte
geleceğim; bugün olanları anımsadıkça kendimi mutlu
hissedeceğim. Petersburg'da böyle bir iki yerim var. Bir
keresinde, geçmiş günleri anımsayarak sizin gibi ağlamaya
başladım. Kim bilir, belki siz de on dakika kadar önce böyle
bir anı yüzünden ağlıyordunuz... Affedersiniz, gene kendimi
unuttum, belki de bir zamanlar burada mutlu dakikalar
geçirmiştiniz...
- Peki, belki ben de yarın saat 10'da gelirim. Ne yapayım,
sizi kırmak elimden gelmiyor. Zaten burada bulunmam gerek.
Sakın randevu verdiğimi düşünmeyin, burada bulunmak kendim
için gerekli. Öyleyse, öyleyse sizin de gelmenizin hiçbir
sakıncası olmadığını söyleyebilirim. Sonra belki bugünkü gibi
tatsız olaylar da çıkabilir; neyse, bunu hesaba katmayın...
Diyeceğim şu ki, birkaç kelime konuşmak için sizi görmek
isterim. Ama bunun için sakın hakkımda kötü yargıya varmayın,
böyle herkese kolayca randevu verdiğimi filan da aklınıza
getirmeyin... Size bu randevuyu vermezdim, eğer... Neyse bu
gizimi açmayacağım! Yalnızca bir koşulum var...
Ben coşkunlukla haykırdım:
- Koşulunuz mu var! Ben hepsine, hepsine razıyım. İstediğiniz
her şeyi yapmaya hazırım. Söz veriyorum, size karşı saygılı
olacağım, her istediğinizi yapacağım... Beni artık
tanıyorsunuz.
Kız gülüyordu.
- İşte sizi tanıdığım için yarın buraya çağırıyorum ya... Sizi
çok iyi tanıyorum. Tekrar anımsatıyorum, koşulumu
unutmayacaksınız. Ne olur, lütfen şimdi söyleyeceğimi yapın,
size bütün içtenliğimle bildiririm: Sakın bana âşık olmayın.
İnanın bana, böyle bir şey mümkün değil. Dostluğa gelince,
hazırım; işte elimi uzatıyorum... Ama sevmek olmaz, asla
olmaz!
Kızın küçücük elini yakaladım.
- Yemin ederim!
- Yeminin gereği yok. Barut gibi parlayacağınızı biliyorum.
Bunları söylediğim için kusuruma bakmayın. Ah, benim de ne
kadar yalnız olduğumu bir bilseniz! Ne iki söz edecek, ne de
akıl danışacak bir kimsem var. Sokakta ahbap arayacak değilim
ya. Ama siz başkasınız. Sanki yirmi yıldır arkadaşmışız gibi
tanıyorum sizi... Sözünüzü tutacaksınız, değil mi?
- Göreceksiniz. Ama bu koca günü nasıl edip de bitirmeli!
- Güzel güzel uyuyun, size güvendiğimi de aklınızdan
çıkarmayın. İyi geceler! Deminki sözünüz çok hoşuma gitti:
İnsan her duygusunun, hatta kardeşçe yakınlığının hesabını
vermek zorunda değildir. Biliyor musunuz, siz bunları
söylediğiniz zaman size güvenebileceğimi hemen anladım.
- Hangi bakımdan? Ne olur, söyleyin?
- Hadi, hoşça kalın. Bu konu şimdilik saklı kalsın. Üstelik
sizin için daha da iyidir, böylece romana benzeyecek. Yarın
belki söylerim, belki de gizli kalır... Önce sizinle konuşmak,
sizi çok daha iyi tanımak isterim...
- Yarın kendimden söz edeceğim. Ne kadar tuhaf! Sanki bir
mucize içindeyim... Tanrım, nerede olduğumu bile bilmiyorum.
Bana bir başka kadının yapabileceği gibi, beni ta baştan
yanınızdan uzaklaştırmadığınız için kızıyor musunuz kendinize?
Doğrusunu söyleyin! İki dakikada beni mutlu bir insan
yaptınız. Evet, yaşadığı sürece mutlu olacak bir kişi... Belki
de beni kendimle uzlaştırdınız, bütün kuşkularımı aydınlığa
kavuşturdunuz... Öyle anlarım oldu ki... Neyse, neyse, yarın
anlatırım. Yarın her şeyi öğreneceksiniz.
- Peki, kabul, önce siz başlayacaksınız.
- Olur.
- Hoşça kalın!
- Güle güle!
Ayrıldık. Bütün gece dolaştım, eve dönmeye bir türlü karar
veremiyordum. Çok mutluydum. Oh, yarın buluşacaktık...
 
 
 
 İKİNCİ GECE
 
Gülerek iki elimi birden sıkan genç kız,
- Görüyorum, günü bitirebilmişsiniz, dedi.
- İki saattir buradayım, bütün bir gün neler olduğunu
bilmezsiniz.
- Biliyorum, biliyorum... Neyse, dönelim konuya. Buraya ne
amaçla geldiğimi bilin bakalım! Artık dünkü gibi çene çalmak
yok. Bundan sonra aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Dün
olanları uzun uzun düşündüm.
- Ne bakımdan aklımızı başımıza toplayacağız? Kendi adıma buna
hazırım ben; yalnızca şunu belirteyim ki, şimdiye dek bu
derece aklım başımda olmamıştı.
- Olabilir. Birincisi, ellerimi o kadar sıkmayın, çok rica
ediyorum. İkincisi, bugün sizi çok düşündüm.
- Sonra?
- Sonrası, her şeye yeniden başlamak gerekecek, çünkü sizi
yeterince tanımadığıma karar verdim. Size karşı küçük bir kız
çocuğu gibi, toycasına davrandım. Sonuç olarak şunu
söyleyebilirim ki, bütün bunların nedeni yüreğimin yufka
oluşudur. Yani, her zaman kendi sorunlarımızı çözümlerken
yaptığımız gibi, kendi kendimi övmemdedir bütün kabahat. İşte
bu yüzden, bu yanlışımı düzeltmem için sizi inceden inceye
öğrenmeye karar verdim. Sizi bir başkasından soramayacağıma
göre de, kendinizi bana siz anlatacaksınız, neyin nesi
olduğunuzu siz söyleyeceksiniz. Haydi, anlatın bakalım,
kimsiniz siz? Yaşamöykünüzü bir an önce dinlemek istiyorum.
- Yaşamöykümü mü? diye haykırdım korkuyla. Bir yaşamöykümün
olduğunu size kim söyledi? Benim öyle bir şeyim yok...
Kız gülerek sözümü kesti:
- Yaşamöyküsüünüz olmadığına göre nasıl yaşadınız öyleyse?
- Yaşamımda anlatılacak ne olabilir ki! Ben kendi kendime,
yalnız yaşamış bir adamım. Evet, yalnız, yapayalnız... Siz
"yalnız"ın ne demek olduğunu bilir misiniz?
- Nasıl yalnız? Yani siz kimseyi görmeden mi yaşadınız?
- Hayır, öyle değil. Görmesine görüyorum ama yalnızım gene de.
- Kimseyle konuşmadığınızı mı söylemek istiyorsunuz?
- Eh, öyle sayılır.
- Öyleyse siz ne biçim bir insansınız, anlatsanıza kendinizi!
Haa! Durun, anlıyorum; sizin de benim gibi bir nineniz var.
Benimkinin gözleri kördür, kendimi bildim bileli beni eteğinin
dibinden ayırmadı, nerdeyse konuşmayı bile unuttum. İki yıl
kadar önce bir yaramazlığımı gördü. Beni yanında
tutamayacağını aklı kesince eteğimi eteğine iliştirdi, böylece
birbirimizden hiç ayrılmaz olduk. O oturur, körlüğüne bakmadan
çorap örer; ben de ya dikiş dikerim, ya da yüksek sesle ona
kitap okurum. İşte böyle bir yaşama düzenimiz var. İki yıldır
yanında, eteğim eteğine iğneli oturuyorum...
- Aman, Tanrı korusun! Ne büyük talihsizlik! Ama benim böyle
bir ninem yok.
- Olmadığına göre niçin evde oturuyorsunuz?
- Dinleyin, benim nasıl bir adam olduğumu öğrenmek ister
misiniz?
- İsterim ya...
- Hem de tam anlamıyla?
- Evet, tam anlamıyla!
- Peki öyleyse, ben bir tipim.
Genç kız bir yıldır ilk kez gülüyormuş gibi kahkahayla gülmeye
başladı.
- Tip! Ne tipi? Siz insanı gülmekten çatlatırsınız vallahi!
Bakın şurada bir sıra var, hadi oturalım. Buradan gelip geçen
olmaz, bizi işitmezler. Vakit geçirmeden anlatın öykünüzü! Siz
ne derseniz deyin beni yaşamöyküsüünüz olmadığına
inandıramazsınız. Benden gizlediğiniz bir şeyler var. Önce tip
ne demektir, onu anlatın.
Ben de onun çocukça gülmesine katılarak gülmeye başladım.
- Tip mi dediniz. Tip, herkesten farklı, gülünç adam demektir.
Kimseye benzemeyen bir yaratılışı vardır. Hayalcinin anlamını
bilir misiniz?
- Hayalci mi? Bilmez olur muyum hiç! Kendim de bir hayalciyim.
Ninemin yanında otururken aklıma neler neler gelmez!.. Hayal
kurmaya başlayınca öyle dalar giderim ki, peri padişahının
oğluyla evlendiğimi düşündüğüm bile olur. Hayale dalmak bazen
çok iyi şeydir.
Kızın yüzü birden durgunlaştı:
- Ama her zaman değil, dedi. Hele insanın düşünecek şeyi
olursa.
- Çok güzel! Eğer peri padişahının oğluyla evlenmeyi
kuruyorsanız beni çok iyi anlayacaksınız demektir. Durun
bakayım, ben daha sizin adınızı bilmiyorum.
- Demek en sonunda aklınız başınıza geldi. Biraz geç değil mi?
- Ah, kusura bakmayın, o kadar mutluyum ki, adınızı sormak
aklıma bile gelmedi.
- Adım Nastenka.
- Nastenka! Hepsi o kadar mı?
- O kadar! Az mı geldi yoksa, siz de ne doymaz şeysiniz!
- Az mı dediniz? Çok bile, hem de pek çok! Daha ilk
buluşmamızda size Nastenka dememi istediğinize göre, iyi
kalpli bir kız olmalısınız.
- Öyleyimdir! Eh, hadi anlatın.
- Peki, Nastenka, şimdi gülünç öykümü dinlemeye hazır olun...
Yanına oturdum, ciddi, bilgiç bir tavır takındım, kitaptan
okur gibi anlatmaya başladım.
- Belki de bilmezsiniz, Nastenka, Petersburg'un benim
oturduğum semtinde oldukça garip şeyler vardır. Bütün
Petersburgluları aydınlatan güneş orada bir başkadır, sanki
yalnız o yerler için ısmarlanmış gibi apayrı, yeni bir
görünüşe bürünür. Başka, özel bir ışıkla aydınlatır oraları.
İşte bu köşelerde yaşantılar da değişiktir, sevgili Nastenka!
Çevrenizde kaynaşan şu yaşantılara hiç benzemez. Zamanımızın
ağırbaşlı yaşamından ayrı, ancak masallarda işitilen türden
bir şeydir bu. Katıksız hayaller ve ateşli ülkülerle
karışık... (Ne yazık ki, Nastenka, son derece aşağılık demeye
dilim varmıyor.) Renksiz, bayat, bayağı bir yaşam bu dediğim.
- Aman Tanrım, bu ne başlangıç böyle! Bakalım, daha neler
işiteceğiz?
- Çok şeyler işiteceksiniz Nastenka. (Bana öyle geliyor ki
size Nastenka demekten hiç yorulmayacağım.) İşte bu köşelerde
tip adamlar, hayalciler yaşarlar. Bir hayalciyi eni konu
tanıtmak istersek, ona cinsiyeti olmayan yaratık da
diyebiliriz. Çoğunlukla insan ayağı değmeyen kuytulara
yerleşir hayalci, gün ışığından kaçıyormuş gibi bir hali
vardır. Köşesine bu çekilişi, sümüklüböceklerin deliklerine
kaçmasına benzer. Daha doğrusu, kaplumbağa gibi evini sırtında
taşıyan hayvanları andırır. Niçin acaba bu adam dört duvarını
bu kadar çok sever dersiniz? Hem de yüzde yüz yeşile boyanmış,
isten, sigara dumanından kararmış, hüzün verici dört duvarını?
Zaten pek az olan dostlarından biri onu evinde görmeye gelse,
bu tuhaf adam evine kadar gelen dostunu niçin kızarıp
bozararak, şaşkınlıktan eli ayağı dolaşarak karşılar? (Sonunda
olup olacağı, dostları ondan yavaş yavaş uzaklaşacaktır.) Dört
duvar arasında bir suç işlemiş gibi, kalp para basmış gibi bir
hali vardır. Sanki bir dergiye imzasız bir mektup yazarak,
içine kendi şiirlerini koymuş, mektupta da, şiirlerin asıl
sahibi öldüğü için ozanın bir dostu olarak dizelerinin
yayınlanmasını bir borç saydığını bildirmiş gibidir. Nastenka,
niçin dostlarıyla oturup tatlı bir sohbete dalmaz tip adam?
İçeri girdikten sonra birdenbire neşesi kaçan dostuna niçin
gülmez, niçin ağzından heyecanlı tek söz çıkmaz? Oysa bir
başka yerde olsa gülüp eğlenmeye, heyecanla konuşmaya,
kadınlardan söz etmeye başlardı. Pek yakınlarda edinilmiş olan
bu dostun kendisi de niçin daha ilk ziyarette -çünkü ikincisi
olmayacak, bir daha bu eve adımını atmayacaktır- şaşırır, ev
sahibinin allak bullak olmuş suratına baktıkça (eğer
nükteciliği varsa) nükteleri ağzında donup kalır? Tabii bizim
tuhaf adam iyice pusulayı şaşıracak; durumu kurtarayım,
konuşmayı canlandırayım, girginliğimi ortaya koyarak kadınlar
hakkında bildiklerimi söyleyeyim, bu nezaketimle de, yanılıp
ziyaretime gelerek güç duruma düşen dostuma hoş görüneyim
derken pot üstüne pot kıracaktır. Niçin konuk, aslı astarı
olmayan, çok önemli bir işi anımsayarak birdenbire şapkasına
sarılıp hemen ayağa fırlar; pişmanlık duyduğunu göstermeye
çalışan, kırdığı potları düzeltmek isteyen ev sahibinin sıcak
el sıkışından kurtularak kendini dışarı atar? Bu dost niçin
daha eşikten adımını dışarı atar atmaz kahkahayı basarak,
aslında çok iyi bir çocuk olduğunu bildiği bu tuhaf arkadaşına
bir daha uğramamaya yemin eder? Bir yandan da, niçin, biraz
önce konuştuğu bu adamın yüzünün biçimini, fazla bir ilgisi
olmamakla birlikte, zavallı bir kedi yavrusunun dövüldükten
sonra suratının aldığı biçimle kıyaslamaya kalkar. Zavallı
kedicik, onu tartaklayan, korkutan her türlü eziyeti yapan
çocukların elinden kurtulur kurtulmaz gelip karanlıkta bir
sandalyenin altına sinmiştir; artık orada istediği kadar
tüylerini kabartıp tırnaklarını gösterecek, utançtan biçimden
biçime giren yüzünü patileriyle yıkayacak, ondan sonra da uzun
bir zaman dünyaya, insanlara, hatta sahibinin evinde ona
acıyan sofracı kadının verdiği yemek artıklarına bile düşman
gözüyle bakacaktır.
Ağzı bir karış açık, gözlerini belerterek beni şaşkın şaşkın
dinleyen Nastenka buraya gelince sözümü kesti.
- Bir dakika! Bütün bu anlattıklarınızın asıl nedenini bilmem
ama bana bir sürü gülünç sorular sormanızın sebebini de
anlayamıyorum. Anladığım bir şey varsa, o da bütün bu
serüvenlerin sizin başınızdan geçmiş olmasıdır.
Yüzüm çok ciddi bir anlatıma bürünmüştü.
- Kuşkusuz öyle! dedim.
- Peki, siz anlatmanıza devam edin. Öykünüzün nasıl biteceğini
çok merak ediyorum.
- Kahramanımızın, daha doğrusu benim, çünkü bütün
anlattıklarımın kahramanı kendimim, çekildiğim bir köşede
kendi hayalimde neler yaptığımı mı öğrenmek istiyorsunuz,
Nastenka? Bir arkadaşımın beklenmedik ziyareti karşısında
neden zihnimin allak bullak olduğunu mu bilmek istiyorsunuz?
Odamın kapısı açılır açılmaz niçin kızararak elimin ayağımın
dolaştığını, konuğumu karşılamayı beceremediğim için,
konukseverlik duygumun etkisiyle, nasıl yerin dibine geçtiğimi
mi işitmek istiyorsunuz? Söyleyin...
- Evet, evet! Bilmek istediğim şey bu. Dinleyin, siz öykünüzü
çok güzel anlatıyorsunuz, acaba daha az güzel anlatamaz
mısınız? İnsan sizin kitaptan okuduğunuzu sanır...
Gülmemek için kendimi zor tutarak, sert ve mağrur bir sesle:
- Nastenka, sevgili Nastenka, çok güzel anlatığımı ben de
biliyorum, dedim. Ama beni bağışlayın, başka türlü anlatamam.
Yedi mühürlü bir küpün içinde bin yıl hapis kaldıktan sonra
mühürleri sökülüp dışarı salınan Hazreti Süleyman'ın ruhunu
taşıyormuşum gibi bir duygu içindeyim. Uzun bir ayrılıktan
sonra size kavuşunca (çünkü, Nastenka sizi çoktandır
tanıyorum, çünkü böyle birini yıllardır arıyordum; aradığım
kimse sizsiniz, karşılaşmamız alnımıza yazılmış), ruhumda
birdenbire binlerce kapak açıldı ve şimdi konuşma seli halinde
boşalıyorum, yoksa boğulurum, sevgili Nastenka. Onun için,
Nastenka, ne olur, sözümü kesmeyin; beni saygıyla, sonuna
kadar dinleyin. Dinlemeyecekseniz susarım.
- Peki, peki, peki! Bir daha sözünüzü kesmeyeceğim. Anlatın,
artık ağzımdan tek söz çıkmayacak.
- Öyleyse devam ediyorum. Dostum Nastenka, günün bir saati var
ki, onu çok severim. Bütün işlerin, görevlerin, çalışmaların
bittiği bir saattir bu. Herkes yemek yemek, dinlenmek için
akın akın evlerine gider. Yol boyunca şakalaşarak akşamı,
geceyi nasıl geçireceklerinden söz ederler. Bu saatte
kahramanımız da, -izin verirseniz Nastenka, öykümü üçüncü
şahısla anlatayım, çünkü birinci şahısla anlatmaktan çok
utanıyorum- evet kendine göre bir işi olan kahramanımız da bu
saatte herkes gibi sokaktadır. Biraz yorgun, soluk yüzünde
garip bir zevkin izleri görülebilir. Soğuk Petersburg göğünde
yavaş yavaş sönmekte olan grubun son ışıklarını heyecanla
seyreder. "Seyreder" demek yalan olur, daha doğrusu bu
ışıkları içinde duyar. Çünkü yorgun olduğu ya da o sırada
zihni daha ilginç şeylerle uğraştığı için çevresine ayırdığı
zaman ister istemez pek az olacaktır. Ertesi güne kadarki can
sıkıcı işlerini bitirdiği, bir okullu gibi sınıftan çıkıp
oyunlarına, yaramazlıklarına kavuştuğu için kıvançlıdır,
sevincinden yerinde duramaz. Şöyle bir göz atın ona, Nastenka,
bu sevincin, bu coşkunluğun adamcağızın sinirlerini
uyardığını, hastalık derecesinde duyarlı olan hayal yeteneğini
hemen harekete geçirdiğini göreceksiniz. Adam dalgındır,
düşünmektedir... Onun ne düşündüğünü sanırsınız? Akşam
yemeğini mi? Geceyi nasıl geçireceğini mi? Bakmakta olduğu bir
şeyi mi? Bir beyefendinin, güzel atların çektiği pırıl pırıl
arabası içinde önünden geçen bir bayana hoş bir biçimde selam
verişini mi?.. Hayır, Nastenka, onun böyle şeylerle ilgisi
olamaz. O şimdi kendi iş yaşamıyla dopdoludur; sönen güneşin
son ışıklarının neşeyle parlayışı boşuna değildir, bu
ışıklardan ısınan yüreğinde binlerce duygu uyanarak ruhu
alabildiğine zenginleşmiştir. Kahramanımız, üzerinde yürüdüğü
yolun daha önce en ufak girintisi çıkıntısıyla ilgilenirken,
şimdi nerdeyse bu yolun kendisinin bile farkında değildir.
"Hayal tanrıçası" becerikli elleriyle altın kasnaklı gergefini
hazırlamış (sevgili Nastenka, sanırım Jukovski'yi (*)
okumuşsunuzdur); şimdi de peri masallarının akıl almaz
dünyasının nakışlarını işlemektedir. Kimbilir belki de
kahramanımız hayal tanrıçasının hünerli elleriyle yedi kat
ğe yükselmiş, billûrdan yolların granit yaya
kaldırımlarından evine doğru yürümektedir. İsterseniz onu
durdurun; nerede bulunduğunu, hangi yöne gittiğini sorun. Size
ne bulunduğu yeri, ne de gittiği yönü söyleyebilecektir;
yapacağı tek şey utancından yüzü kızararak durumu kurtarmak
için bir yalan uydurmaktır. İşte, yolunu şaşıran, saygıdeğer,
yaşlı bir kadın onu yaya kaldırımının tam ortasında durdurarak
yolu sorduğu zaman, onun birdenbire irkilerek korkuyla
çevresine bakınması, bağırmamak için kendini zor tutması
bundan ileri gelir. Kahramanımız, canı sıkılarak, suratı bir
karış, yoluna devam eder. O sırada birçok kimse ona bakarak
gülümsüyor, arkasından laf atıyordur; çiğnenmemek için
kahramanımızın önünden kaçan küçük bir kız çocuğu da onun
dalgın gülümseyişine şaşkın şaşkın bakarak edepsizce
gülmüştür. Oysa bizimki bunların pek farkında değildir. Aynı
hayal perisi yaramazlık olsun diye yoldaki yaşlı kadını,
meraklı yayaları, küçük kız çocuğunu (kahramanımız o sırada
oradan geçmişse) Fontanka'daki dizi dizi mavnaların üzerinde
uyuyan köylüleri de -sineklerin örümcek ağına düşüşü gibi-
işlemiştir gergefine. Garip adam hepsini içine akıtarak
kulübesine girmiş, sofraya oturmuş, yemeğini yiyip
bitirmiştir; asık suratlı, kederli bir kadın olan hizmetçisi
Matriyona sofrayı toplayıp ona piposunu verdiği zaman ancak
yeni yeni kendine gelerek yemeğini bitirdiğini anımsar, bunca
şeyi nasıl yaptığına şaşar kalır. Odası karanlıklara
gömülmüştür; ruhunda boşluk, hüzün vardır. Başının içinde
fırıl fırıl dönen hayal dünyası gürültüsüz patırtısız
yıkılmış, geride tek iz bırakmadan düş gibi uçup gitmiştir;
artık o neyi hayal ettiğini bile anımsamaz. Ama ağırdan ağıra
içini sızlatan bir duygu, yüreğini hoplatan bir istek hayal
gücünü gıcıklayıp kamçılarken belli belirsiz bir yığın başka
hayali çağırır peşinden. Ufacık odasında sessizlik hüküm
sürmektedir; yalnızlık, uyuşukluk hayal gücünü okşar. Mutfakta
kahve pişiren ihtiyar Matriyona'nın cezvesindeki su gibi
hayaller de yavaş yavaş kaynaşmaya, harekete geçmeye başlar.
Bu kaynaşma gittikçe hızlanır, hayalcimizin gelişigüzel eline
aldığı kitap daha üçüncü sayfaya varmadan yere düşer. İşte
hayal dünyası yeniden canlanıp kurulmuştur. Yeni bir dünya.
Baş döndürücü yeni bir yaşam göz kamaştırıcı renkleriyle
önünde alabildiğine uzanmaktadır. Hayaller ona mutluluk
yollarını açar. Çeşnisi değişik, aldatıcı, tatlı bir zehir!
Artık onun bizim gerçek yaşantımızla işi yoktur! Her şeyi
tersinden gören gözlerinde sizinle ben tembel, uyuşuk, bezgin
bir yaşam sürmekteyizdir, ona göre hepimiz alın yazımıza
küskün yaşamayı yük sayan insanlarız. Gerçekten de öyle, ilk
bakışta birbirimize dargınmışız gibi soğuk, asık suratlı
durmuyor muyuz, Nastenka? "Zavallılar" diye düşünür hayalci
bizi görünce. Ama bir de onun önünde en canlı, en göz alıcı,
en büyüleyici renklerle, sınırsız bir tablo halinde açılan
engin düş evrenine bakın! Doğal olarak en ön planda da
hayalcimizin kendisi yer almaktadır. Çeşit çeşit serüvenler,
uçsuz bucaksız, sürükleyici hülyalar peşi peşine gelir. Onun
neler kurduğuna gelince... Bu da düşünülecek şey mi?.. Her şey
vardır onun hayallerinde... İlkin tanınmamış, sonra da
şöhretin tacını giymiş bir ozan olmakla işe başlar. Hoffman'la
arkadaşlığı, Bartelemi gecesi, Diana Vernan, İvan
Vasilyeviç'in Kazan kentini alırken gösterdiği kahramanlık
gelir bunun peşinden. Ondan sonra da Klara Moubray Evfiya
Dense, Jean Huss'un papazlar meclisinde sorguya çekilişi,
Robert'te ölülerin dirilmesi. (Müziğini anımsar mısınız? Sanki
mezarlık kokusu gelir burnunuza.) Minna ile Brande, Brezina
Savaşı, Danton, Kleopatra e i suoi amanti, (*) Kolumna'da
küçük bir ev -bu ev kendinindir- ve içinde de, benim sevgili
meleğim, tıpkı sizin gibi ağzını açarak kış geceleri
hayalcimizi merakla dinleyen sevimli bir yaratık...
İşte böyle, Nastenka, tembellikten zevk alan bu adamın yanında
bizim yaşamak istediğimiz yaşamın ne değeri olur? Ona göre biz
zavallı, acınacak bir yaşam sürmekteyiz. Ama zamanı gelince bu
acınacak yaşamın bir günü için bütün hayal yıllarını gözünü
kırpmadan vereceği bunalımlı bir ana çatacaktır, o an gelip
çattığında hem de karşılığında bir mutluluk, sevinç beklemeden
verecektir yıllarını. Hüzün, pişmanlık, sınır tanımaz keder
onun gözünü korkutmayacaktır. Çünkü, daha o an, o korkulu an
gelip çatmamıştır, hayalcimiz hiçbir istek duymaz. Kendisini
bütün isteklerin üstünde görür, her şey elinin altındadır, her
şeye kanıksamıştır... Yaşamını kendi kurar, ona her an canının
istediği biçimi verir. Üstelik bu inanılmaz düş evreni öyle
kolay, öyle doğal bir yolla kurulur ki, düş olduğu aklının
köşesinden geçmez! Zaten düş evreninin, duygularının
yanılmasından doğan bir serap, aldatıcı bir hülya olduğuna
inanmak istemez; bu, onun için gerçektir, gerçeğin ta
kendisidir.
Söyler misiniz, Nastenka böyle anlarda neden bu hayalcinin içi
içine sığmıyor? Hangi güç, hangi gizli güç, nabzını
hızlandırıp gözlerinden yaşlar akıtıyor? Niçin solgun yüzü,
ıslak yanakları cayır cayır yanarken, bütün benliğini coşkun
bir sevinç kaplıyor? Neden tükenmez bir sevinç ve mutluluk
içinde geçen uykusuz geceler ona bir an kadar kısa geliyor?
Pencereleri şafağın pembe ışıklarıyla kızaran iç karartıcı
odasında, kahramanımız, geçirdiği coşkulu saatlerden sonra
yorgun, hasta olarak kendini güçlükle yatağına atar. Gözlerini
kaparken içini ezen derin bir haz duymaktadır. Petersburg
sabahlarına özgü aldatıcı bir hayal ışığı aydınlatmaya
başlamıştır içerisini.
Öyledir, Nastenka! Dışardan bakınca aldanır, hayalcimizin
benliğini saran tutkunun gerçek olduğuna inanmaya başlarsınız.
Bu temelsiz hayallerde gözle görülür, elle tutular şeylerin
olmadığına inanmak pek de kolay değildir. Oysa hepsi
yalandır!.. Hem de ne yalan, Nastenka, ne yalan!.. Diyelim
âşık olmuştur; sevginin bütün coşkusunu, bıktırıcı
üzüntülerini ta içinde duymaktadır... Şunun yüzünü döndürüp
dikkatlice bir bakın! Çılgınca hayallerinde âşık olduğu
sevgilisinin yüzünü bile görmediği kimin aklına gelir,
Nastenka? Onun sevgilisini yalnızca baş döndürücü
hayallerinde, bir de düşlerinde gördüğünü siz olsanız
düşünebilir misiniz? Bütün dünyaya boş verip bunca yıl ele
ele, gönül gönüle yaşadıkları yalan olabilir mi? Geç vakit,
ayrılma saati gelince kapalı, fırtınalı havaya, gözyaşlarını
siyah kirpiklerinden kapıp uçuran rüzgâra aldırmadan
sevgilisinin göğsüne kapanıp hüngür hüngür ağlayan kadın
kimdir öyleyse? Birbirlerine güvenerek, birbirlerini
isteyerek, "bunca yıl ta derinden" severek baş başa gezmeye
çıktıkları, terk edilmiş, ıssız, yıkıntılarla dolu yabani,
hüzünlü bahçe; yosunla kaplı bahçe yolları hayal miydi? Ya o
dedelerden kalma garip ev? Sevgilisi burada suratsız, yaşlı
kocasıyla içine kapanık, üzüntü dolu bir hayat sürüyordu.
Aşklarını birbirlerinden bile gizleyen sevgililerin bu az
konuşan, hırçın adamdan ödleri kopardı. Oysa bunca üzüntüye,
korkuya karşın çok temiz, günahsız bir aşkları vardı. Ama
insanlar kötü düşünürler, Nastenka! (Hep öyledir ya.) Sonra,
yurdundan uzaklarda, öğle sıcağından kavrulan yabancı bir
ğün altında, sonsuz güzelliklerle dolu bir kentte, parlak
bir saray balosunda (saraysız da hiç olmaz!) sevgilisine
raslar. Bol ışıkla aydınlatılmış, defne dallarının sardığı
balkonda sevgilisi onu tanıyarak yüzündeki balo maskesini
atar; heyecandan titreyen sesiyle, "Artık özgürüm..." diye
fısıldar. Birbirine sarılan sevgililer aşklarının coşkunluğu
içinde ayrılık günlerini, kederlerini, acılarını, yaşlı
kocayı, uzaktaki yurtlarında kalan iç karartıcı bahçeyi,
sıkıntı dolu evi, son kez öpüştükten sonra birbirlerinin
kollarından güçlükle sıyrılıp ayrıldıkları sırayı, her şeyi,
her şeyi unuturlar.
Tam o sırada birden kapı açılır, uzun boylu, sağlam yapılı,
geveze, şaklaban bir genç olan arkadaşı eşikte gözükerek sanki
bir şey olmamış gibi, "Şimdi Pavlovsk'tan geliyorum!"
haykırışıyla dalar içeri. Hayalcimizin tepesinden aşağı kaynar
sular dökülür, komşusunun bahçesinden çaldığı elmayı cebine
sokmaya çalışan bir çocuğun telaşı içinde neye uğradığını
şaşırır. Oysa yaşlı kont ölmüş, mutluluk yolları açılmıştır.
Bu kez de Pavlovsk'tan gelen arkadaşı başına bela kesilir...
Coşkulu konuşmamı heyecanla keserek sustum. Çünkü içimden bir
kahkahanın patlamak üzere olduğunu hissediyordum. Ruhumdaki
şeytan kımıldamaya başlamıştı. Çenem titriyor, gözlerim
buğulanıyor, bir yumruk gelip gelip boğazımı tıkıyordu.
Korktuğum bir şey de, zeki gözlerini kocaman, kocaman açarak
beni dinleyen Nastenka'nın da çocuksu, çılgın bir kahkahayla
gülmesiydi. Çok pişmandım, epeydir içimden taşmayı bekleyen,
duyguların hepsini birden dışarı vurmakta çok ileri gittiğimi
anlıyordum. Oysa, beni anlayacak bir kimsenin çıkacağını
sanmadığım için, söyleyeceklerimin hepsini kitaptan okur gibi
anlatmaya karar vermiştim. Ama şimdi kendimi tutamayarak
boşuna içimi dökmüştüm. Ne tuhaftır, Nastenka'dan ses
çıkmıyordu. Biraz sonra yavaşça elimi sıktı, ürkek bir ilgiyle
sordu:
- Bütün yaşamınızı gerçekten hep böyle mi geçirdiniz?
- Evet, Nastenka, hep böyle... Sonuna kadar da böyle gidecek
gibime geliyor.
Üzgün bir sesle;
- Hayır olamaz! dedi. Olmamalı! Öyleyse ben de ömrümü ninemin
dibinde tüketeceğim demektir. Dinleyin, böyle yaşamak çok kötü
bir şey!
Duygularımı daha fazla gemleyemediğim için:
- Biliyorum, Nastenka, biliyorum! diye haykırdım. En iyi
yıllarımı boşu boşuna yitirdiğimi şimdi her zamankinden daha
iyi anlıyorum! Bunun böyle olduğunu yüzüme karşı söylemesi
için, Tanrı'nın bana iyi yürekli meleğimi, sizi gönderdiğini
düşündükçe üzüntüm daha da artıyor. Şimdi sizin yanınızda
oturup sizinle konuşurken geleceği düşünmek çok tuhaf doğrusu,
çünkü gelecekte beni gene yalnızlık, gene o küflü, gereksiz
yaşam bekliyor. Yanınızda, gerçek yaşamda bu denli mutlu
olduktan sonra hayal kurmak neye yarar? Beni ilk anda
reddettiğiniz, hayatımda iki gece olsun yaşamama olanak
sağladığınız için Tanrı sizden razı olsun!
Gözlerinde yaşlar parlayan Nastenka;
- Hayır, hayır! Artık böyle olmasın! diye bağırdı. Hemen
ayrılamayız! İki gece çok az!
- Ah, Nastenka, Nastenka! Beni kendi kendimle uzun bir süre
uzlaştırdığınızı biliyor musunuz? Artık eskisi gibi kendim
hakkında o kadar kötü düşünmeyeceğim. Biliyor musunuz, belki
kendimi suçlu, günah işlemiş biri olarak -böyle yaşamak suç ve
günahtan başka nedir ki!- görmekten vazgeçerim. Sakın
söylediklerimde bir abartmanın bulunduğunu düşünmeyin! İnanır
mısınız, bazen öyle sıkıntılı, öyle bunaltıcı anlarım oluyor
ki, gerçek bir hayatı yaşamaya gücümün yetmeyeceğini,
gerçekleri, akıp giden olayları kavramakta çok geri kaldığımı,
duygularımın körleştiğini hissediyor, kendi kendime lanet
okuyorum. Hayaller içinde geçirilen gecelerden sonra
ayılmanın, gerçek dünyaya dönmenin ne kadar korkunç olduğunu
bilemezsiniz. Evet, bir de çevrenize bakarsınız ki, insanlar
delicesine akan hayat seli içerisinde yaşayıp gidiyorlar.
Ismarlama olmayan; hayal gibi, düş gibi uçup gitmeyen,
durmadan yenilenen, her an genç kalan, bir saati bir saatine
uymayan gerçek bir yaşam onlarınki. Oysa karanlığın,
düşüncenin tutsağı olan hayal bıktırıcıdır, uçup gitmeye hazır
oluşu yanında, aşağılık bir tekdüzeliği vardır.
Petersburgluların üzerine titredikleri güneşi bir anda
örtüveren, güneşle birlikte insanların gönlünü de karartan
bulut hayal dünyasının efendisidir; böyle sıkıntılı bir anda
kurulan hayallerin neler olduğunu varın siz düşünün!
Bitmez tükenmez sandığınız hayaller sinirlerin sürekli
gerginliği sonucu yavaş yavaş ölgünleşmeye, tükenmeye yüz
tutar. Çünkü başka bir yaşantınız olmadığı için, eski
ülkülerinizden, eski hayal kırıntılarınızdan büyük bir çaba
sonunda yapıp çattığınız hayal dünyanız kırılıp dökülmeye
hazırdır. Oysa canımız bambaşka şeyler çeker. Hayalci, boşu
boşuna külleri karıştırarak köz arar gibi, soğuyan yüreğini
ısıtacak ateşi yakmak için eski hayalleri arasında bir
kıvılcım arar. Yakacağı ateş kanını tutuşturacak; kurduğu
aldatıcı renkli evrende yeniden kendini bularak, gözlerinden
yaş getiren zevki tadacaktır.
Gene kendime dönecek olsam, hayal kurmayı nerelere
vardırdığımı bilemezsiniz, Nastenka. Aslı astarı olmadığı
halde, ruhumu okşadığı için anımsamayı sevdiğim şeylerin eski
duygularımın -kısır, saçma hayallerimin- yıldönümlerini
kutluyorum artık. Hayalini kuracağım bir olayı yaşamadığıma
göre, saçma hayallerin hayalini yaşamak kalıyor geriye!
Geçmişte bir zamanlar kendi kendime mutlu olduğum yerleri
unutmuyor, zaman zaman bu yerleri gezmekten hoşlanıyorum. Onun
için yaşadığım ana geçmiş günlerin tadını katmak isteğiyle
kentin cadde ve sokaklarında bir gölge gibi üzgün, kederli,
aylak aylak dolaşıyorum. O sırada, neler neler gelmiyor
aklıma! Örneğin, bir yere varıyorum; tam bir yıl önce aynı
saatte, gene üzgün dolaştığımı anımsıyorum. Eski hayallerimin
hiç de iç açıcı olmadığını bildiğim halde, yakama yapışan
karamsar düşüncelerden bunaldığım için, eskiden daha iyi, daha
huzurlu olduğumu; o anda gece gündüz rahatımı kaçıran iç
sızılarının, beni acıdan kıvrandıran kötümserliğin eskiden
başka türlü olduğunu düşünüyorum. Arada bir kendime
"Hayallerin nerede?" diye sorarım. Ama başımı sallayıp,
"Yıllar ne çabuk geçiyor!" demekten başka çarem olmaz. Bu kez
başka sorular gelir aklıma: "Peki, yıllarını ne yaptın?
Hayatının en iyi yıllarını nereye gömdün?.. Yaşadın mı, yoksa
yaşadığını mı sanıyorsun?" İçimden bir ses yükselir: "Bak
çevrende her şey nasıl gittikçe soğuyor? Birkaç yıl daha
geçsin, koyu bir yalnızlıkla birlikte bastonuna dayanmış,
titreyen bir yaşlılıkla karşı karşıya geleceksin. Ondan sonra
da umutsuzluk, keder, bezginlik... Bir gün gelip hayal dünyam
yerle bir olacak, hayallerim sarı yapraklar gibi bir bir
dökülecek..." Ah, Nastenka! O zaman hem yalnız, yapayalnız
kaldığım, hem de acınacak bir şeyim olmadığı için dövüneceğim.
Çünkü yitirdiklerimin hepsi kocaman bir sıfır değerindeki
hayallerden başkası olmayacak!
Nastenka yanağından süzülen bir damla gözyaşını silerek:
- Yeter, yüreğimi daha fazla parçalamayın! dedi. Bitti artık
hepsi. Bundan sonra ben varım; ne olursa olsun ayrılmayacağız.
Dinleyin. Ben basit bir kızım. Ninem öğretmen tuttuğu halde
fazla okuyamadım. Bununla birlikte sizi bütünüyle anlıyorum,
çünkü ninem eteğimi eteğine iğnelediğinden beri demin
anlattıklarınızın hepsini ben de yaşadım. Kuşkusuz bunları
sizin anlattığınız kadar güzel anlatamazdım, okumuş değilim
ben.
Nastenka'nın, coşkun söylevime, yüksek üslubuma saygısının
eksilmediği her hareketinden belli oluyordu. Ürkek bir sesle;
- Ama bana açıldığınız için kıvançlıyım, diye devam etti.
Artık sizi iyice tanıdığımı söyleyebilirim. Sonra, bir
diyeceğim daha var: Ben de size bütün yaşamöyküsüümü
anlatacağım, hem de hiçbir şey gizlemeden. Buna karşılık bana
akıl vereceksiniz. Siz çok bilgili bir adamsınız, benden
yardımınızı esirgemezsiniz, değil mi?
- Ah, Nastenka, ben kimseye akıl hocalığı, üstelik iyi bir
akıl hocalığı yapmadım! Ama bu kez durum değişiyor... Madem
artık birbirimize yakın olacağız, öyleyse bol bol konuşup
birbirimize akıl danışabiliriz. Ee, söyleyin bakalım, güzel
Nastenkam, benden nasıl bir akıl istiyorsunuz? Her şeyinizi
ıkça anlatın! Şu anda öyle sevinçli, mutlu, yürekliyim,
kafam öylesine iyi çalışıyor ki, size yanıt yetiştirmekte
zorluk çekmeyeceğim.
Nastenka gülerek sözümü kesti.
- Yoo... Yoo!.. Bana yalnız zekice bir yanıt değil; beni
yıllardır seviyormuşsunuz gibi yürekten, kardeşçe öğüt
vereceksiniz.
- Tamam, oldu! diye bağırdım! Sizi yirmi yıldır seviyor olsam
gene de şu andaki kadar sevemezdim.
- Öyleyse verin elinizi!
Elimi uzattım.
- Şimdi de benim öyküme başlıyoruz!
 
NASTENKA'NIN ÖYKÜSÜ
 
- Öykümün yarısını, yani bir ninemin olduğunu biliyorsunuz...
Ben gülerek sözünü kestim:
- Öbür yarısı da bunun kadar kısaysa...
- Susun ve dinleyin. Her şeyden önce benim de bir koşulum var:
Sözümü hiç kesmeyeceksiniz, yoksa şaşırabilirim. Uslu uslu
dinleyin şimdi.
Yaşlı bir ninem var. Annemle babam öldüğü için daha küçücük
bir kızken ninem beni yanına almış. Sık sık eski, iyi
günlerini andığına göre bir zamanlar varlıklı bir kadınmış.
Bana Fransızca öğretti, öğretmen tutup ders aldırdı. On beşime
gelince (şimdi on yedisindeyim) derslere son verdik. İşte o
sıralar bir yaramazlık yaptım. Ne yaptığımı söylemeyeceğim
ama, önemsiz bir şey olduğunu bilin, yeter. Bir sabah ninem
beni yanına çağırdı, gözleri görmediği için beni
kollayamayacağını söyleyerek iğneyle eteğimi eteğine
iliştirdi. Adam olana kadar da hep böyle eteğinin dibinde
oturacaktım. Böylece uzun bir süre yanından ayrılamadım; iş
görürken, dikiş dikerken, ders çalışırken bir adım
uzaklaşamıyordum. Bir keresinde ninemi kandırmak istedim.
Fiyokla'yı yerime oturttum. Fiyokla hizmetçimizdir, kulakları
işitmez. Neyse, kadın iskemleme oturdu. Ninem koltuğunda
uyuklarken ben de yakınımızdaki bir kız arkadaşımı görmeye
gittim. Ama sonuç hiç de iyi olmadı. Ninem uyanınca, yanında
hâlâ oturduğumu sanarak bir şey sormuş. Fiyokla, ninemin
kendisinden bir şey istediğini görmüş, ama kulakları duymadığı
için anlamamış. Bunun üzerine ne yapacağını şaşırarak iğneyi
çıkardığı gibi oradan sıvışmış...
Nastenka konuşmasına ara vererek kahkahayla gülmeye başladı.
Ben de gülmesine katılınca birdenbire durdu.
- Ne olur, siz gülmeyin. Ben gülüyorsam, tuhafıma gitti de
ondan... Ne yapalım, ninem böyle bir kadın. Ama ben onu gene
de biraz seviyorum. O gün işittiğim azarları bir ben bilirim.
Yeniden yerime oturttu beni, artık bir adım kıpırdamak yoktu.
Haa, söylemeyi unuttum, bizim, yani, ninemin bir evi var. Daha
doğrusu, üç pencereli, ahşap, ninem gibi köhne, küçücük bir
şey... Bir de tavan odası var. Yeni kiracı taşınınca...
Söze karıştım:
- Demek eski kiracısı da vardı? diye sordum.
- Vardı ya... Hem de sizin gibi geveze değildi. Ağzını bıçak
açmazdı adamcağızın; dilsiz, kör, topal, kambur bir ihtiyardı.
Böyle yaşamaya daha fazla dayanamadığı için öldü zavallıcık.
Kiracısız geçinmenin olanaksızlığını düşünerek bir yenisinin
gelmesini istedik. Öyle ya, bütün gelirimiz, ninemin aldığı
dul aylığıydı. Terslik bu ya, yeni kiracımız genç bir adamdı.
Buralı değildi, taşradan gelmişti. Bizimle pazarlık etmediği
için ninem odayı hemen verdi, sonra da:
"Yeni kiracımız nasıl, Nastenka? Genç mi, yakışıklı mı?" diye
sordu.
Ben yalan söylemek istemedim:
"Pek öyle genç değil, ama yaşlı da sayılmaz", dedim.
Ninem her şeyi öğrenmek istiyordu.
"Peki, görünüşü nasıl? Yakışıklı bir adam mı?"
Ben gene doğruyu söyledim:
"Evet, nineciğim, yakışıklı.."
"Demek daha çekeceklerim varmış! Bak, kızım, sonra 'ninem
söylemedi' deme, sen beni bil, bu adama gönül verme! Bakalım
daha neler göreceğiz! Yabanın herifi odamızı kiraladı diye
gözümüze şirin görünmeye başladı. Eskiden böyle miydi ya?.."
Ninemin dilinden eski günler hiç düşmez. Eskiden daha gençmiş,
güneş eskiden daha çok ısıtırmış, süt şimdiki gibi çabucak
kesilmezmiş.... Her şeyin iyisi eskidenmiş. Ninemin kiracımız
hakkında söylediklerini, bana öğüt verişini topu topu bir kez
aklıma getirdim. Ama sonra nakış işlemeye, çorap örmeye
başlayınca hepsini unuttum.
Bir sabah kiracımız bize uğradı. Ninem kira odasının
duvarlarını kâğıtla kaplatacaktı, onu söylemeye gelmiş. Söz
sözü açtı...Ninemin de çenesi düşüktür biraz. Bir aralık bana:
"Hadi Nastenka, odama git de hesap kutusunu (*) getir!" dedi.
Ben hemen kalktım, yüzüm pancar gibi kızarmıştı. O anda,
ninemin eteğine iğneyle bağlı olduğumu aklıma getirmediğim
için ileri fırladım, fırlamamla birlikte ninemin koltuğunu da
arkamdan sürükledim. Kiracımızın önünde bütün foyam ortaya
çıktığı için yüzüm daha bir kızardı, utancımdan kaskatı
kesildim. Ve hemen ağlamaya başladım. Yer yarılıp yerin dibine
geçsem bin kez iyiydi.
Ninem:
"Daha ne duruyorsun?" diye bağırınca hıçkırıklarım daha da
yükseldi.
Kiracı kendisinden utandığımı görünce iyi günler dileyip hemen
gitti.
O günden sonra ne zaman koridorda bir ayak sesi duysam, betim
benzim atıyordu. Kiracının geldiği sanarak, ne olur ne olmaz
diye hemen iğneyi çıkarıyordum. Ama her seferinde de gelen bir
başkası oluyordu. İki hafta böyle geçti. Bir gün kiracımız
Fiyokla ile haber gönderdi. Fransızca bir sürü kitabı varmış,
hepsi güzel, okunmaya değer şeylermiş. Ninemin canı sıkılıyor,
bunları okumamı istiyorsa verebilirmiş. Ninem seve seve kabul
etti. Yalnızca, kitapların gerçekten iyi olup olmadığını merak
ediyordu:
"Ahlak bozucu olmasın, Nastenka," dedi. "Böyle kitapları
okutmam sana, kötü şeyler öğrenirsin."
"Nedir kötü dediğin şeyler, nineciğim? Neler yazılıdır o
kitaplarda?"
"Neler mi yazılı? Delikanlıların temiz aile kızlarını evlenme
vaadiyle baştan çıkardıktan sonra sokak ortasında
bıraktıkları, kızların da acınacak durumlara düştükleri
yazılı. Ben böyle kitaplardan çok okudum, kızım; insan eline
bir almayagörsün, gözü ne uyku görür, ne de başka bir şey.
Onun için benim sana söyleyeceğim şu: Elini sürme onlara!
Hangi kitapları göndermiş bakayım?"
"Walter Scott'un romanları hepsi de nineciğim."
"Walter Scott'un romanları mı? Bunda bir dalavere olmasın?
Aman dikkat et kızım, yaprakları arasına aşk mektubu falan
koymuş olabilir."
"Yok öyle bir şey."
"Ciltlerin arasına bak. Bu düzenbazların işine akıl ermez."
"Ciltlerin arasında da yok."
"Eh, iyi öyleyse."
Böylece Walter Scott'u okumaya başladık, bir ay geçmeden
kitapların hemen hemen yarısı bitmişti. Kiracımız bize
durmadan yenilerini gönderiyordu. Puşkin'den de yolladı birkaç
tane. Öyle oldu ki, kitap gelmese canım sıkılmaya başladı.
Artık peri padişahının oğluyla evlenmeyi düşünmez olmuştum.
Nasıl oldu bilmem, bir gün kiracımızla merdivende karşılaştık.
Ninem beni bir şey almaya göndermişti. Adam durdu. Ben
kızarınca o da kızardı. Ama o hemen gülerek selam verdi. Sonra
ninemin nasıl olduğunu, kitapları okuyup okumadığımı sordu.
Ben de okuduğumu söyledim. Bunun üzerine:
"En çok hangi kitapları beğendiniz?" dedi.
Ben de:
"Ivanhoe ile Puşkin'in eserlerini" dedim.
O günkü konuşmamız bu kadarla bitti.
Bir hafta sonra gene merdivenlerde çıktı karşıma. Bu sefer
beni ninem göndermemişti, ben bir iş uydurup çıkmıştım.
Öğleden sonra saatin üçüydü, kiracımız hep o saatte eve
gelirdi.
"Merhaba!" dedi.
"Merhaba!" diye karşılık verdim.
"Bütün gün büyükannenizin yanında oturmaktan canınız
sıkılmıyor mu?"
Onun bu sorusu üzerine öyle utandım, öyle utandım ki,
bilemezsiniz! Başkalarının durumu bilmesi pek gücüme gitmişti.
Hiç yanıt vermeden hemen uzaklaşmak istedimse de yapamadım.
"Siz iyi bir kızsınız" dedi. "Böyle konuştuğum için de
bağışlayın beni. İnanın, ben sizin iyiliğinizi büyükannenizden
daha çok düşünüyorum. Gidip geleceğiniz, görüşeceğiniz kız
arkadaşlarınız yok mu sizin?"
Olmadığını söyledim. Bir Maşenka vardı, o da Pskov'a gitmişti.
"Bakın, benimle operaya gelir misiniz?"
"Operaya mı? Ya büyükannem ne der?"
"Büyükannenize duyurmayız."
"Olmaz, büyükannemi aldatmam ben. Hoşça kalın."
"Güle güle."
Bundan başka bir şey söylemedi.
Akşam yemeğinden sonra bir de baktım, bize gelmiş. Oturdu,
uzun uzun konuştuk; ninemin nerelere gittiğini, ahbaplarımızın
olup olmadığını sordu. Sonra birdenbire:
"Bugün operaya, Sevil Berberi için loca aldım. Arkadaşlarla
gidecektik ama işleri çıkmış, gelemiyorlar. Bilet elimde
kaldı."
Ninem sevinçle:
"Sevil Berberi mi?" diye sordu. "Hani şu benim gençliğimde
oynanan Sevil Berberi olmasın?"
Kiracı;
"Ta kendisi!" dedi, yan gözle de bana baktı. O zaman durumu
kavradım, kızardım. Yüreğim küt küt atmaya başladı.
"Demek o eski Sevil Berberi... Hey gidi günler, hey!..
Gençliğimde bizim evde küçük bir sahnemiz vardı, Rozina'yı ben
oynamıştım."
"Bu gece gitmek ister misiniz? Biletlerim yanmasın bari."
Ninem kabul etti:
"Hay hay, gidelim. Benim Nastenka opera nedir, bilmez daha."
Sevincimden yerimde duramıyordum. Hemen hazırlığa başladık,
giyinip kuşandıktan sonra yola çıktık. Ninemin gözleri
görmediği için yalnızca müzik dinlemeye gidiyordu. Daha
doğrusu bunu benim için yapmıştı. Ne de olsa iyi bir kadındır
ninem. Ama bize kalsa kapıdan dışarı adımımızı atmazdık. Size
Sevil Berberi'nin üzerimde bıraktığı izlenimleri anlatacak
değilim. Kiracımız temsil boyunca, bana öyle okşayıcı gözlerle
bakıyor, öyle güzel konuşuyordu ki, gündüz bana operaya
gitmeyi yalnızca beni tanımak için önerdiğini hemen anladım.
Sevinçten kabıma sığamıyordum. O gece kendimden pek hoşnut,
son derece neşeliydim. Yüreğim şiddetle çarpıyordu, ateşim de
biraz yükseldi. Bütün gece Sevil Berberi'ni sayıkladım.
O geceden sonra bize sık sık geleceğini sanıyordum, oysa hiç
de öyle olmadı. Neredeyse gelip gitmeyi iyice kesecekti. Ayda
bir, o da bizi operaya götürmek için kapımızı çalıyordu.
Birkaç kez daha gittik. Ama ben hiç hoşnut değildim. Bu
çağrıları, ninemin benimle ilgilenmemesinden dolayı bana
acıdığı için yaptığını anlıyordum. Daha başka ne olabilirdi
ki! Gün geçtikçe üstüme bir hal geldi: Oturduğum yerde duramaz
oldum. Ne kitap okuyabiliyor, ne de el işi yapmak istiyordum.
Bazen bir gülme tutar, ninemi kızdırmaya başlardım, bazen de
içli içli ağlardım. Sonunda öyle zayıfladım ki, neredeyse
yatağa düşecek duruma geldim. Opera mevsimi geçmişti,
kiracımız artık bize hiç uğramıyordu. Birbirimize rasladığımız
zamanlar -hepsi de merdivenlerde oluyordu tabii- benimle
konuşmak istemiyormuş gibi ciddi ciddi selam veriyor, ondan
sonra hemen oradan ayrılıyordu. Bense yüzüm pancar gibi
kıpkırmızı merdivenin ortasında, olduğum yerde kalıyordum.
Zaten onunla karşılaştığım zaman kanım beynime vururdu.
Eh, öyküm sonuna yaklaşıyor. Tam geçen yılın mayısında
kiracımız bize gelerek, nineme buradaki işlerini bitirdiğini,
bir yıllığına Moskova'ya gideceğini söyledi. Bunu işitir
işitmez beynimden vurulmuşa döndüm, hemen orada iskemleme
çöktüm. Ninem farkına varmadı neyse ki. Kiracı bizimle
vedalaşarak odasına çekildi.
Peki, şimdi ben ne yapacaktım! Düşündüm, taşındım, en sonunda
kararımı verdim. Ertesi gün gidecekti. Kararımı yerine
getirmek için ninemin yatmasını bekledim. Tasarladığım gibi de
yaptım. Bütün giysilerimi birkaç kat çamaşırla birlikte bir
bohçaya koydum, bohçayı elime alarak yukarı, kiracının odasına
doğru yürüdüm. Damarlarımdan kanım çekilmiş gibiydi, tavan
arası bir saatlik yol gibi geldi. Kapısını açıp içeri girdiğim
zaman kiracımız hayalet görmüş gibi sıçradı yerinden. Ama
ayakta zor durduğumu görerek koşup bir bardak su getirdi.
Yüreğimin atışından beynim zonkluyordu, kafamın içi
karmakarışıktı. Biraz kendime gelince bohçayı yatağının üstüne
bıraktım. Kendim de hemen oraya çöküp, ellerimle yüzümü
kapayarak, iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım. Bir anda her
şeyi anlamıştı. Yüzü sapsarı, karşımda duruyordu. Gözlerinin o
hüzünlü bakışını görünce neredeyse yüreğim paralanacak gibi
oldu.
"Bakın, Nastenka", diye başladı konuşmaya, "Ben yoksul bir
adamım. Ne param pulum, ne de doğru dürüst bir işim var.
Evlenirsek size nasıl bakarım?"
Uzun uzun konuştuk. Ben öfkemi daha fazla yenemeyerek, ninemin
yanında eteğim iğneli oturamayacağımı, başımı alıp gideceğimi,
isterse onunla birlikte Moskova'ya gelebileceğimi söyledim.
Onsuz yaşayamayacağımı da ekledim. Utanç, sevgi, gurur; bütün
duygular karmakarışık olmuştu içimde. Heyecandan kıvranarak
kendimi yatağa attım. Geri çevrilmekten öyle korkuyordum ki!
"Sevgili Nastenka, benim iyi yürekli kızım; dinleyin beni.
Size yemin ederim, bir gün evlenecek duruma gelirsem,
yaşamımın biricik mutluluğu siz olacaksınız. Şimdi Moskova'ya
gidiyorum, orada bir yıl kadar kalacağım. İşlerimi düzene
koyacağımı umuyorum. Döndüğüm zaman beni unutmamış olursanız
evlenir, mutlu oluruz. Ama şimdi olmaz, şimdiden söz vermeye
hiç hakkım yok. İşte, tekrar söylüyorum, bir yıl sonra değilse
bile bir gün mutlaka olacak. Doğaldır ki, siz başkasını bana
yeğlemezseniz. Onun için sizi sözümle bağlamak istemiyorum."
Bunları söyledikten sonra da ertesi gün çıktı gitti.
Konuştuklarımızdan nineme tek sözcük çıtlatmamaya karar
vermiştik. Bunu o istemişti. İşte böyle, öyküm hemen hemen
burada bitiyor. Bir yıl doldu, kendisi tam üç gündür burada.
Sonucu öğrenmek için sabırsızlanarak:
- E, sonra, diye bağırdım.
Nastenka güçlükle konuşuyormuş gibiydi.
- Hâlâ da ortalarda yok! Hiçbir haber alamıyorum.
Ondan sonra da konuşmadan bir süre durdu. Başını önüne
eğmişti. Ama birden göğsü hıçkırıklarla sarsılmaya başladı.
Hıçkırıklar içimi paralıyordu. Sonunun böyle bitmesini hiç
beklemiyordum.
Ürkek, sıkılgan bir sesle:
- Nastenka, Tanrı aşkına ağlamayın, dedim. Nereden
biliyorsunuz, belki daha gelmemiştir...
- Hayır, biliyorum, o burada. Gitmeden önceki gece
sözleşmiştik. Neler konuştuğumuzu anlattım size. İşte o gün
buraya, tam bu rıhtıma gezmeye çıkmıştık. Bu kanepede
oturuyorduk, saatin onuydu. Artık ağlamıyordum, anlattıklarını
tatlı tatlı dinliyordum... Moskova'dan döner dönmez bize
geleceğini, ben onu reddetmezsem nineme her şeyi anlatmak
istediğini söyledi. Şimdi burada olduğunu biliyorum, ama
uğramadı işte!
Böyle derken gözyaşları yeniden boşaldı. Üzüntüyle fırladım
yerimden.
- Durun canım! Üzüntünüze bir çözüm yolu bulacağız elbet!
Bakın, Nastenka, ona ben kendim gitsem nasıl olur?
Başını kaldırarak bana baktı.
- Olur mu öyle şey?
Toparlanarak:
- Öyle ya, olmaz, dedim. Ha, bir yol daha var: Mektup yazın.
Nastenka:
- Bu hiç olmaz, dünyada yapamam, dedi.
Ben diretmeye devam ettim:
- Neden olmasın? Mektuptan mektuba fark var, yazışa bakar!
Bana kalırsa bu düşünce pek yerinde. Biliyorsunuz, Nastenka,
size kötü bir öğüt veremem ben. Her şey yoluna girecek. İlk
adımı siz attığınıza göre, şimdi de...
- Hayır olmaz! Sanki zorla askıntı...
Artık açıkça gülümseyerek:
- Ah, benim iyi yürekli Nastenkam! diye sözünü kestim. Doğru
düşünmüyorsunuz. Madem size söz vermiş, öyleyse onu aramaya
hakkınız var. Üstelik anladığıma göre kibar bir adama
benziyor. Size karşı dürüst davranmış.
İleri sürdüğüm düşüncelerin doğruluğuna, kanıtlarımın
mantıklılığına güvenim gittikçe artıyordu.
- Dürüst davranmış, çünkü sözüyle kendini bağladığı ortada.
Evlenecek olursa sizden başkasıyla evlenmeyeceğini
söylediğine, ayrıca sizi de bütünüyle özgür bıraktığına göre
daha ne istiyorsunuz? Öyleyse bu işe önce siz
başlayabilirsiniz. Çünkü hakkınız var, çünkü ona karşı
avantajlı durumdasınız. Diyelim, adamı reddetmek isteseydiniz
ne yapacaktınız?
- Şey... Siz olsaydınız nasıl yazardınız?
- Neyi?
- Bakın nasıl yazardım: İlkin "Sayın Bay!.." diye başlardım.
- "Sayın Bay" diye başlamasam olmaz mı?
- Olmaz! Ama neden olmasın? Bana kalırsa...
- Peki sonra?
- "Sayın Bay! Özür dileyerek..." Hayır, hayır, özür dilemeye
falan gerek yok! Haklı durumunuz ortada. Öyleyse sıcak bir
mektup yazın:
"Size önce ben yazıyorum. Sabırsızlığımı bağışlayın. Bütün bir
yıl umut içinde bekledikten sonra bir günlük daha kararsızlığa
dayanamayışım, bilmem ne derece yanlış! Evet, siz buraya
geldiniz, ama niyetinizi değiştirmiş olamaz mısınız? Öyleyse
mektubumdan sitem ettiğim ya da sizi suçladığım anlamını
çıkarmayın. Kalbinize hükmedemedim diye suçlayacak değilim. Ne
yapalım, yazgım böyleymiş!
Soylu bir insansınız. Sabırsızlığın bana yazdırdığı bu
satırları anlayışla karşılayacağınızı umarım. Bunları yazanın
danışacak, akıl soracak tek yakını olmadığı gibi yüreğine söz
geçirmekte güçlük çeken zavallı bir kız olduğunu da unutmayın.
Bir anlık bile olsa içime düşen bu kuşkudan dolayı affınızı
dilerim. Sizi sevmiş, hâlâ da seven birisini kırmayı
aklınızdan bile geçirmeyeceğinizi biliyorum."
Gözleri sevinçten parlayan Nastenka:
- Evet, tam düşündüğüm gibi, diye bağırdı. Siz benim
kuşkularımı giderdiniz. Sizi bana Tanrı gönderdi. Teşekkür
ederim, çok teşekkür ederim.
Kızın sevinçli yüzüne hayran hayran bakıyordum.
- Niçin teşekkür ediyorsunuz, Nastenka? Beni size Tanrı
gönderdi diye mi?
- Elbette.
- Ah, Nastenka! Bazı insanlar aramızda yaşıyorlar diye
şükrederiz. İşte ben de size rasladığım, ömür boyunca aklımdan
çıkmayacağınız için aynı minnet duygusuyla doluyum.
- Peki, yetişir yetişir! Şimdi dinleyin beni. Bizim sözümüz
şöyleydi: Moskova'dan döner dönmez, ya işin aslından habersiz,
kötülük düşünmeyen bir tanıdığa mektup bırakacak, ya da -
mektupta her şeyi yazması zor olacağı için bundan vazgeçerse-
aynı gün sözleştiğimiz bu yere tam saat 10'da gelecekti. Onun
geldiğini biliyorum; ama üç gün geçtiği halde ne mektubu var,
ne de kendisi. Gündüzleri ninemin yanından ayrılamam. Onun
için şu mektubu sözünü ettiğim tanıdığa götürüverin. Onun
adresine yollarlar. Yanıt gelirse yarın akşam 10'da buraya
getirirsiniz.
- Peki ama mektup! Daha mektubu yazmadınız!.. Yanıtı ancak
öbür gün alırsınız.
Şaşırmış gibiydi.
- Mektup mu? Öyle ya... Şey...
Kekeleyerek durdu. Kıpkırmızı kesilen yüzünü öbür yana
çevirdi. O anda da elime bir zarf tutuşturduğunu hissettim.
Önceden yazılıp hazırlanmış, zarfının ağzı kapatılmış bir
mektuptu bu. Hatırımda zarif, sevimli bir yüz canlandı.
- R, o - Ro, s, o - si, n, a - na! diye başladım.
Sonra ikimiz birden:
- Rosina! diye bağırdık.
Coşkunluk içinde neredeyse kucaklayacaktım onu. Yüzünün
kızarıklığı geçmemişti, kara kirpiklerinden inci taneleri gibi
yaşlar dökülürken gülüyordu. Sonra çabuk çabuk,
- Eh, bugünlük yetişir. Hoşça kalın! dedi. Mektup elinizde,
götüreceğiniz adres de yazılı. Hadi hoşça kalın! Yarın
görüşürüz.
İki elimi birden tutarak bütün gücüyle sıktı. Sonra başıyla
selam verdi, evinin bulunduğu sokağa ok gibi daldı. Durduğum
yerde arkasından bakakaldım.
Karanlıkta iyice gözden kaybolunca: "Evet, yarına... Yarına
kadar!" diye geçirdim içimden.
 
ÜÇÜNCÜ GECE
 
Bugün yağmurlu, iç karartıcı, kederli bir hava var, tıpkı
gelecekteki yaşlılığım gibi. Birtakım garip duygular, kötümser
düşünceler, kendi kendime açıklayamadığım sorular sabahtan
beri kafamı kurcalıyor, ama bunları açıklığa kavuşturacak
gücüm yetmediği gibi, böyle bir istek de duymuyordum. Zaten bu
işi yapacak adam mıyım ki!
Bugün görüşemeyeceğiz. Dün ayrılırken ortalığı sis bürümüş,
bulutlar göğü kaplamaya başlamıştı. Ben bugün için havanın iyi
olmayacağını söyledim. Nastenka ise yanıt vermedi; kötü bir
kehanette bulunmaktan çekiniyor gibiydi. Dün onun için
bulutsuz, aydınlık bir gündü; hiçbir bulut mutluluğuna gölge
düşüremezdi.
- Yağmur yağarsa görüşemeyiz, dedi. Gelemem ben.
"Nastenka belki de bugünkü yağmurun farkına varmamıştır" diye
düşündüm. Ama gerçekten gelmedi. Aradan iki gün geçti.
Dün üçüncü buluşmamız, üçüncü beyaz gecemizdi...
Ulu Tanrım, sevinç ve mutluluk insanı ne kadar güzelleştirir,
insan yüreği sevinçten nasıl da coşarmış! Yüreğin bu
coşkunluğu; içindekini başkasının yüreğine de dökmek, her
şeyin neşeye boğulduğunu, gülüp oynadığını görmek içindi
sanki! Sevincin bu derecesine raslamamıştım doğrusu!
Nastenka'nın söylediklerinden bana karşı büyük bir şefkat,
büyük bir yakınlık duyduğu anlaşılıyordu. Bana sokuluyor, bir
dediğimi iki etmiyor, hoşuma gitmek için ne yapacağını
şaşırıyordu. Mutlu olmanın verdiği bir işveliliği vardı.
Ben... Ben de bunlara inanıyor, onun bana karşı...
Ama nasıl böyle düşünebilmişim? Bir insan bütün bunların bir
başkası için yapıldığını anlamayacak denli kör olabilir miydi?
Bana karşı gösterdiği şefkat, özen ve sevginin... Evet bana
olan sevginin, bir başkasıyla görüşeceği için duyduğu
sevinçten, mutluluğunu benimle paylaşma isteğinden ileri
geldiğini nasıl da anlamamışım?.. Boşu boşuna bekledikten
sonra adam gelmeyince, Nastenka somurttu, ürktü, korkuyla
içine kapandı. Hareketleri, konuşmaları eski işvesini, eski
cıvıl cıvıl neşesini yitirdi. Tuhaf değil mi; kendisi için
özlediği, benimle de paylaşmak istediği mutluluğa
kavuşamayacağı korkusuydu asıl onun bana ilgisini artıran!
Zavallı Nastenka; korkusu, şaşkınlığı o dereceye vardı ki,
sonunda benim kendisini sevdiğimi anladı ve o anda talihsiz
aşkımdan dolayı bana acıdı. Her zaman öyle değil midir? Mutsuz
olduğumuz zamanlar başkalarının mutsuzluğunu daha bir derinden
duyarız. O zamanlar duygular incelip güçleniyor.
Buluşma saatini iple çekerek Nastenka'yı görmeye büyük bir
heyecanla koştum. Şu andaki hislerimin böyle olacağı, bu işin
umduğum gibi bitmeyeceği aklıma gelir miydi? Nastenka
sevinçten, gözleri ışıldayarak yanıt bekliyordu. Yanıt,
çağrısına koşarak gelen sevgilisi olacaktı. Benden tam bir
saat önce gelmişti. İlkin her şeye, her sözüme kahkahalarla
gülüyordu. Bir aralık sustuğumu görünce:
- Niçin bu kadar sevinçli olduğumu biliyor musunuz? dedi. Size
bakmak neşemi artırıyor. Sizi bugün öyle seviyorum ki!
- Öyle mi? dedim.
Yüreğim hızla çarpmaya başlamıştı.
- Bana âşık olmadığınız için çok seviyorum sizi. Sizin
yerinizde bir başkası olsa bana sataşır, dirlik vermez;
ahlarla, oflarla âşık numarası yapardı. Ama siz candan
dostsunuz.
Böyle diyerek elimi öyle sıktı ki, az kalsın bağıracaktım. Bir
süre güldükten sonra yüzü birden ciddileşti.
- Hem de öyle candan bir dostsunuz ki, anlatamam! Sizi bana
Tanrı gönderdi! Şimdi yanımda bulunmasaydınız, kim bilir ne
durumlara düşerdim. En başta çıkarcı değilsiniz. Bana karşı da
tertemiz bir sevginiz var. Ben evlendikten sonra gene dost,
kardeşten daha yakın iki dost olacağız. Sizi hemen hemen onun
kadar seveceğim...
O anda korkunç bir hüzün duydum, gene de, nedense içimden
gülmek geldi.
- Sinir bunalımı geçiriyorsunuz dedim. Gelmeyecek diye
içinizde bir korku var.
- Aşkolsun! Eğer daha az mutlu olsaydım, güvensizliğiniz,
siteminiz yüzünden ağlayabilirdim. Ama... Şey... Aklıma
soktuğunuz bu düşünce beni rahat bırakacağa benzemiyor. Neyse,
bunları sonra düşünürüm: Ne yalan söyleyeyim doğruydu
dediğiniz. Evet! Kendimde değil gibiydim, baştan aşağı dikkat
kesildim; duygulanışım bu yüzdendi. Aman bırakalım şimdi şu
duygu konusunu.
O sırada ayak sesleri işitildi, karanlıkta birinin bize doğru
yürüdüğünü gördük. İkimiz de titriyorduk, Nastenka çığlığını
zor tuttu. Kızın elini bıraktım, ondan uzaklaşmak için
davrandım. Ama aldanmıştık, gelen o değildi.
Nastenka tekrar elini bana uzatarak:
- Neden korktunuz? dedi. Elimi niçin bıraktınız? Ne çıkar
bundan? Onu birlikte karşılayacağız. Birbirimizi ne kadar
sevdiğimizi görmesini istiyorum.
Kendimi tutamayarak;
- Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi görsün! diye bağırdım.
O anda da şunları düşünüyordum: "Ah, Nastenka, Nastenka! Bu
sözlerinle neler anlattığını biliyor musun! Böyle bir sevginin
birinin yüreğini buz gibi yapacağı, ruhunu karartacağı aklına
gelir miydi? Senin elin buz gibi, oysa benimki ateşten
yanıyor... Gözlerin bağlı senin, Nastenka! Ah, mutlu bir insan
bazen ne çekilmez oluyor! Ama sana kızmak elimde değil!.."
Daha fazla dayanamayacaktım.
- Size bugün neler olduğunu anlatayım mı? diye başladım.
- Ne oldu, bir şey mi var? Hadi anlatsanıza! Deminden beri
niçin sustunuz?
- Önce, verdiğiniz işi yaptım. Ahbaplarınıza gidip mektubu
bıraktım. Sonra da eve dönünce uyudum.
Nastenka gülerek sözümü kesti:
- Hepsi bu kadar mı?
Gözlerimde budalaca yaşların biriktiğini hissederek isteksiz
isteksiz:
- Hemen hemen bu kadar, dedim. Buluşmamıza birkaç saat kala
uyandım, sanki hiç uyuyamamıştım. Bilmiyorum bana ne oldu.
Gelirken size bunları anlatmak istiyordum... Zaman durmuş, o
anda içimdeki duygular sonsuzlaşmış gibiydi. O anın sonsuza
kadar uzayacağını, yaşamın benim için durduğunu hissediyordum.
Gözlerimi açtığım zaman sanki çok eskiden işitip ezberlediğim,
sonra da unuttuğum tatlı bir ezgi çalınıyordu kulağımda.
Yaşadığım sürece ruhumdan kopmak isteyen ve şimdi fırsat bulan
bir ezgi...
- Çok tuhaf! Nasıl bir şey bu? Bundan hiçbir şey anlamadım.
- Oysa size bu tuhaf duyguyu anlatmayı ne kadar isterdim,
Nastenka!
Yalvaran sesimde zayıf, gizli bir umut seziliyordu. Ah, seni
şeytan! Bir anda anlamıştı.
- Yeter bırakın şimdi bunları! dedi.
O anda da son derece neşeli, afacan bir havaya bürünerek
koluma girdi. Durmadan gülüyor, benim de gülmemi istiyordu.
Utanarak söylediğim her söze ise çınlayan, uzun bir
kahkahayla, yanıt veriyordu... Tam kızmak üzereydim ki, bu kez
de cilve yapmaya başladı.
- Bakın, size ne söyleyeceğim: Bana âşık olmadığınız için
biraz üzülüyorum. İnsanoğlu ne anlaşılmaz yaratık, değil mi?
Ama, ey benim başeğmez dostum, saf bir kızım diye beni
beğenmediğinizi söyleyemezsiniz. Çünkü size her şeyi, aklımdan
geçen en saçma düşünceleri bile anlatıyorum.
- Durun bakayım, sanırım saat 11'i çalıyor.
Kentin uzaktaki bir kilisesinden saat gongunun ölülü, tok
sesleri geliyordu. Nastenka birden durdu, gülmeyi bırakarak
vuruşları saymaya başladı. Sonra ürkek, kararsız bir sesle:
- Evet, on bir, dedi.
Onu ürkütüp saat vuruşlarını saydırdığım için o anda pişman
oldum, kinime yenik düştüğüm için de kendime lanet okudum.
Zavallı kızcağız adına için için üzülürken kusurumu
bağışlatacak yollar arıyordum. Gönlünü almaya; çeşitli
kanıtlar, akla yakın nedenler ileri sürerek adamın niçin
gelmediğini açıklamaya çalıştım. O anda hiç kimse Nastenka
kadar kolay kandırılamazdı. Aynı durumda olan herkes, söylenen
avutucu sözlere, içine su serpecek en ufak haklılık sebebine
canla başla sarılırdı.
İleri sürdüğüm kanıtların açıklığına kendim bile hayran
kalarak gittikçe yükselen bir sesle konuşmaya başladım:
- Biz de tuhaf insanlarız doğrusu! Düşünün bir kere, nasıl
gelebilirdi! Nastenka, beni yanıltıp aklımı öyle çeldiniz ki,
zaman hesabını bile unuttum! Bir kere mektubu yeni almış
olabilir. Sonra, belki gelemeyeceği için mektubunuza yanıt
vermeyi düşünüyordur. Tabii, mektup yarından önce geçmez
elinize. Ben yarın erkenden yoklar, size hemen bildiririm.
insanın aklına her türlü olasılık geliyor. Örneğin mektup
vardığında evde değildi. Belki mektup hâlâ eline ulaşmamıştır.
Her şey olabilir...
- Doğru, ben bunları düşünmemiştim. Kuşkusuz hepsi olabilir.
Nastenka bunları uysal bir sesle söylemişti, ama müziğin
uyumunu bozan çatlak bir ses gibi, gizli, cılız bir düşüncenin
zihnini bulandırdığı seziliyordu. Konuşmasına devamla;
- Bakın, ne yaparsınız, dedi. Yarın elden geldiğince erken
gider, yanıt gelmişse hemen bana getirirsiniz. Nerede
oturduğumu biliyorsunuz, değil mi?
Nastenka bir kez daha adresini tekrarladı. Ondan sonra da
sokulgan, ürkek bir hal aldı. Görünüşte beni dikkatle
dinliyordu. Ama nasıl oldu bilmem; kendisine bir soru
sormuştum ki, yanıt vermedi, şaşırarak başını yana çevirdi.
Dönüp yüzüne baktım: Tam da düşündüğüm gibi, ağlıyordu.
- E, beğendiniz mi şimdi yaptığınızı! Daha çocuksunuz
vallahi!.. Hadi kesin, bakayım ağlamayı.
Nastenka gülümsemeye, sakin durmaya çalıştı, ama çenesi
titriyor, göğsü kalkıp kalkıp iniyordu. Bir süre sustuktan
sonra;
- Sizi düşünüyorum da, ne kadar iyi bir insan olduğunuzu
anlamamak için taş olmak gerek, dedi. Biliyor musunuz, aklıma
ne geldi? Aranızda bir karşılaştırma yaptım. Niçin o siz
değilsiniz? Niçin o size benzemiyor?.. Onu daha çok sevmekle
birlikte, siz daha iyisiniz.
Yanıt vermedim. Benim bir şeyler söylememi istiyor gibiydi.
- Belki onu yeterince anlamadım, belki iyice tanımıyorum. Ne
tuhaf, ondan biraz çekinirdim; ağırbaşlı, gururlu bir görünüşü
vardı. Kuşkusuz onun böyle görünmesine karşılık benden daha
yufka bir yüreği olduğunu biliyorum. Bohçamı alıp odasına
çıktığım geceki bakışını dünyada unutamam. Gene de ona karşı
büyük bir saygı duyuyorum. Acaba kendimi onun dengi saymadığım
için mi?
- Değil, Nastenka, yanılıyorsunuz. Onu dünyada her şeyden çok,
hatta kendinizden de çok sevdiğiniz için size öyle geliyor.
- Peki, öyle olsun, dedi Nastenka saflıkla. Bakın, şimdi
aklıma ne geldi: Artık ondan hiç söz açmayacağım. Başka
şeylerden konuşalım daha iyi. Çoktandır kafamı kurcalayan bir
şey var. Niçin insanlar birbirlerine karşı açık yürekli
davranmıyorlar? Neden en iyi insan bile karşısındakinden bir
şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini açıklamıyor?
Sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile
neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz? Neden
herkes olduğundan sert görünmek istiyor? Duygularını hemen
ığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir
korkuya kapılıyor?..
O anda ben de duygularımı her zamankinden çok baskı altında
tuttuğum için sözünü kestim:
- Doğru söylüyorsunuz, Nastenka. Ama bunun çeşitli nedenleri
var.
Nastenka çok heyecanlıydı.
- Ama herkes öyle değil! Örneğin, siz... Siz başkalarına
benzemiyorsunuz. Bilmem nasıl anlatayım... Bana öyle geliyor
ki, siz... Şimdi bile... Benim için kendinizden bir şeyler
veriyorsunuz...
Nastenka bana göz ucuyla ürkekçe bakarak konuşmasını sürdürdü:
- Böyle konuştuğum için kusuruma bakmayın. Ben okumamış bir
kızım, insanlar arasına pek girip çıkmışlığım yok, onun için
bazen düzgün konuşmayı bile beceremiyorum.
Sesi gizli bir tutkuyla titriyordu, yine de gülümsemeye
çalıştı.
- Söylemek istediğim şu ki, bana karşı beslediğiniz
duygulardan dolayı size müteşekkirim... Tanrı sizi mutlu
kılsın! Geçen gün hayalciliğiniz konusunda anlattıklarınızın
hiçbiri doğru değil. Yani bu sözlerin sizinle pek ilgisi yok.
Siz hayallerden kurtulabiliyorsunuz. O gün anlattıklarınızdan
başka bir insansınız. Bir gün severseniz, sevgilinizle mutlu
olmanızı dilerim. Seveceğiniz kız için böyle bir dileğim yok,
çünkü sizinle nasıl olsa mutlu yaşayacak. Bunu bilerek
söylüyorum, ben de bir kadınım, öyleyse sözlerime inanın...
Nastenka sustu, elimi kuvvetle sıktı. Heyecandan ben de
konuşamıyordum. Birkaç dakika böyle geçti. Sonunda başını
doğrulttu:
- Evet, anlaşılan bugün gelmeyecek! Vakit oldukça geçti, dedi.
İnandırıcı, kesin bir sesle:
- Yarın gelir, dedim.
Nastenka'nın yüzüne neşe geldi.
- Evet, artık ben de sizin gibi düşünüyorum; ancak yarın
gelebilir. Eh, hoşça kalın! Yarın görüşürüz. Yağmur yağarsa
belki gelmem. Ama öbür gün, ne olursa olsun, kesinlikle
geleceğim. Siz de gelmezlik etmeyin. Anlatacağım çok şey
olacak.
Aydınlık gözlerini gözlerime dikerek elini uzattı.
- Artık her zaman birlikte olacağız, değil mi?
Ah, Nastenka şu anda duyduğum yalnızlığı bir bilsen!
Ertesi gün saat 9'u çalınca, odamda duramaz oldum, havanın
bozukluğuna aldırmadan sokağa fırladım. Biraz sonra,
kanepemizde oturmaktaydım. Gelirken Nastenkalar'ın evine bir
bakayım dedim, ama sokaklarına saptıktan sonra eve birkaç adım
kala, utanarak başımı bile kaldırmadan geri döndüm.
Eve geldiğim zaman şimdiye dek tatmadığım bir sıkıntı çökmüştü
içime. Bir de havanın rutubeti, somurtkanlığı vardı bunun
yanında! Hava bari iyi olsaydı, vaktimi gezmekle geçirir, eve
dönmezdim.
Ne yapalım, yarını bekleyeceğiz. Yarın Nastenka her şeyi, her
şeyi anlatacak.
Ya mektup? Mektup da yoktu bugün! Ama ne gereği var? Artık
kavuşmuşlardır birbirlerine.
 
DÖRDÜNCÜ GECE
 
Tanrım, her şey böyle mi bitecek, sonunda bu mu olacaktı?
Saat 9'da geldim. Nastenka oradaydı. Uzaktan bakınca ilk
gördüğüm günkü duruşunu anımsatıyordu. Gene öyle, rıhtımın
demir parmaklığına dayanmıştı. Yanına iyice sokulduğum halde
fark etmedi beni.
Heyecanımı olanca gücümle bastırarak:
- Nastenka! diye seslendim.
Birden bana döndü:
- Verin hadi! Daha ne duruyorsunuz?
Afallayarak baktım. Parmaklığa tutunmuştu.
- Hani? Mektup nerede? Getirmediniz mi mektubu?
Şaşkınlığım iyice artmıştı.
- Bende mektup yok!.. diyebildim. Siz onunla görüşmediniz mi
daha?
Beti benzi attı; bakışları yüzüme çakılı, öylece kaldı. Son
umudunu da ben kırmıştım. Sonunda kesik kesik bir sesle:
- Eh, ne yapalım! Yapılacak bir şey yok, dedi. Demek benden
yüz çevirdi.
Gözlerini indirdi, sonra bana bakmak istedi, bakamadı. Birkaç
dakika daha böyle heyecanını yenmeye çalıştıysa da sonunda
dayanamadı, başını yana çevirip rıhtımın parmaklığına
yaslanarak hüngür hüngür ağlamaya koyuldu.
- Bırakın canım ağlamayı, dedim.
Ama kızcağızın yüzüne bakınca konuşmayı sürdüremeyeceğimi
anladım. Hoş, ona ne söyleyebilirdim ki!
Durmadan ağlıyordu.
- Beni avutmaya kalkmayın! Bir daha onun sözünü etmeyin! Beni
insafsızca, acımadan bıraktığını görmezlikten gelerek hâlâ
döneceğini söylemeyin! Ama neden? Neden böyle yaptı? Yoksa
mektubumda, o uğursuz mektubumda kötü bir şey mi vardı?
Hıçkırıklardan konuşması kesiliyordu. Ona baktıkça yüreğim
parçalanacak sandım.
- Ne kadar da gaddar, acımasız davrandı! Hem tek satır, bir
tek satır bile yazmadı. Ne olur, bir iki satırla beni
sevmediğini, istemediğini bildirseydi! Oysa, üç gündür bir
haber yok. Onu sevmekten başka suçu olmayan zavallı, çaresiz
bir kızı gücendirmek, küçük düşürmek pek kolayına geldi. Şu üç
gündür çektiğimi bir Tanrı bilir. Kendi ayağımla yanına
gidişimi, kendimi küçük düşürmeye aldırmadan birazcık sevilmek
için gözyaşı döküşümü düşündükçe kahroluyorum. Ama işte sonumu
görüyorsunuz...
Nastenka birden başını bana çevirdi. Kara gözlerinden şimşek
çakıyordu.
- Olacak şey değil bu! Böyle şey dünyada olmaz! Düpedüz tuhaf
bir durum! Ya siz yanılıyorsunuz, ya ben. Belki de mektubu
almamıştır, ne dersiniz? Belki hiçbir şeyden haberi yoktur. Ne
olur, siz bir şey söyleyin, bundan bir şey anlıyorsanız bana
da açıklayın. Nasıl olur da bu derece hunharca, kaba
davranabilir? Tek kelime yazmadı! Dünyanın en aşağılık
insanına bile böyle davranılmaz. Yoksa hakkımda kulağına kötü
bir şey mi gitti? Belki biri dedikodu falan yapmıştır.
Söyleyin, siz buna ne dersiniz?
- Beni dinleyin, Nastenka, yarın sizin adınıza ona gideceğim.
- Sonra?
- Ne düşündüğünü öğrenirim, her şeyi de anlatırım.
- Daha sonra?
- Siz şimdi bir mektup yazın. Olmaz demeyin, Nastenka.
Dediğimi yapın. Göreceksiniz, davranışınızı saygıyla
karşılayacak. Eğer...
Nastenka hemen sözümü kesti:
- Hayır, dostum olmaz. Yetişir artık! Bundan böyle benden tek
söz, tek satır yok! Artık onu tanımıyorum, sevmiyorum onu...
U-nu-ta-ca-ğım!
Onu kanepeye oturtmak için;
- Kendinizi bu kadar üzmeyin, dedim! Oturun şuraya.
- Üzdüğüm yok zaten, yeter artık. Siz ağladığıma bakmayın,
geçer! Yoksa kendime bir şey yapacağımı, kendimi öldüreceğimi
mi sanıyorsunuz?
Yüreğim doluydu. Konuşmak istiyor, konuşamıyordum.
Nastenka kolumdan tuttu.
- Beni dinleyin, siz olsanız böyle davranmazdınız, değil mi?
Ayağınıza gelen kızı yüzüstü bırakmazdınız. Onun zayıf, budala
yüreğiyle böylesine küstahça alay etmezdiniz. Onun yalnız bir
kız olduğunu, kendini kollayıp koruyamadığını, gönlüne söz
geçiremediğini görerek bu suçsuz kıza acırdınız, değil mi? Oh,
Tanrım! Nedir bu başıma gelenler!
Heyecanımı daha fazla yenemediğim için:
- Nastenka! Nastenka! diye haykırdım. Bana işkence
ediyorsunuz! Yüreğimi parçalıyor, ölüm azabı çektiriyorsunuz!
Her şeyi içime atamayacağım artık! İçimde birikenleri
konuşmadan edemeyeceğim.
Bunları söyledikten sonra yerimden doğruldum. Nastenka elimi
eline aldı, yüzüme şaşkın şaşkın bakıyordu.
- Size ne oldu? dedi en sonunda.
- Beni dinleyin, Nastenka! Size söyleyeceklerim saçma sapan
sözler, aptalca zırvalar olabilir. Böyle bir şeyin
gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde konuşmadan edemeyeceğim.
Uğruna acı çektiğiniz kişinin hatırı için söyleyeceklerimi
bağışlayın!..
Nastenka ağıdı kesti. Yüzüme diktiği şaşkın gözlerinde tuhaf
bir merak parıltısı vardı.
- Neymiş o söyleyecekleriniz?
- Olmayacak bir şey, ama sizi seviyorum Nastenka! İşte hepsi
bu kadar! Bakalım bundan sonra benimle eskisi gibi
konuşabilecek, söylediklerimi dinleyecek misiniz?
Nastenka sözümü kesti:
- Ne olmuş ki? Bir şey mi var bunda? Sizin beni sevdiğinizi
çoktandır biliyor, ama böyle derinden değil de, biraz
sevdiğinizi sanıyordum... Demek durum bambaşka!
- Baştan da öyleydi, Nastenka, fakat şimdi, şimdi... Sizin ona
bohçanızla gittiğiniz zamanki gibiyim ben de. Hatta daha da
kötü, Nastenka. Çünkü onun bir sevdiği yoktu, ama sizin var.
- Neler söylüyorsunuz! Ne demek istediğinizi anlamıyorum. Siz
niçin böyle, hem de neden birdenbire... Aman Tanrım! Ben de
saçmalıyorum. Ama siz...
Nastenka büsbütün şaşırmıştı. Yanakları kızararak gözlerini
yüzüme çevirdi.
- Şimdi ne yapayım, Nastenka? Hadi siz söyleyin! Suçlu
olduğumu biliyorum. Güveninizi kötüye kullandım. Ama hayır,
Nastenka, suçlu değilim ben. İçimden bir ses böyle söylüyor,
haklı olduğumu hissediyorum. Çünkü sizi hiçbir biçimde
gücendiremem, sizi incitemem. Dostunuzdum, gene de öyleyim.
Değişen bir şey yok. Bakın işte, gözyaşlarım akıyor, Nastenka.
Bırakın aksın, kimseye bir zararı var mı? Nasıl olsa kurur...
Beni kanepeye oturtmaya çalışıyordu.
- Oturun canım, oturun. Bakın siz şu işe!
- Hayır, Nastenka, oturmayacağım. Artık burada kalamam...
Bundan böyle görmeyeceksiniz beni. Söyleyeceklerimi
söyleyeyim, ondan sonra gideceğim. Diyeceğim şu ki, sizi
sevdiğimi hiçbir zaman öğrenemeyecektiniz. Gizimi kendime
saklayacaktım. Böyle bir anda sizi bencilliğimle üzmemem
gerekirdi. Ama konuyu siz açtığınıza göre suç benim değil,
sizin... Beni yanınızdan kovmaya hakkınız yoktu.
Kızcağız utanmasını elinden geldiğince gizlemeye çalışarak:
- Kovan kim! dedi. Ben sizi kovmuyorum ki!
- Demek kovmuyorsunuz? Oysa ben kendim kaçacaktım... Gene de
durmayacağım. Yalnız önce içimi dökeyim. Demin ağlayıp
sızlıyordunuz, acı acı sitem ediyordunuz. Çünkü... Çünkü
(açıkça söyleyeceğim) aşkınızı reddettiler, sizi yüzüstü
bıraktılar. Ben buna katlanamazdım, Nastenka! Yüreğim size
karşı öylesine büyük bir sevgiyle doluydu ki, yerimde sakin
oturamazdım. Ama sevgimin bir işe yaramadığını görmekle de
kahroluyordum. Bu durumda konuşmadan durabilir miyim,
Nastenka? Dayanamadım, her şeyi söyledim.
Nastenka'nın yüzünde ne için olduğu anlaşılmayan bir kıpırtı
vardı.
- Olsun, söyleyin, hepsini söyleyin. Sizden bunu istemem
tuhafınıza gidecek... Gene de söyleyin, konuşun. Niçin böyle
istediğimi sonra söylerim. Her şeyi anlatacağım size.
- Bana acıyorsunuz, Nastenka. Bundan başka söyleyeceğiniz bir
şey olabilir mi? Giden gitmiş, olan olmuştur; ağızdan çıkan
söz geriye dönmez. Artık her şeyi bildiğinize göre işe buradan
başlayalım... Siz demin oturduğunuz yerde ağlarken ben kendi
kendime düşünüyordum ki... Evet, ne diyordum. Ha, kendi
kendime düşünüyordum ki... Hoş, pek olacak bir şey değil ya...
Düşündüm ki, herhangi bir sebep yüzünden onu sevmiyor
olabilirsiniz. Bunu dün de bugün de düşündüm Nastenka. Öyleyse
ne yapıp yapıp kendimi size sevdirmeliydim. Çünkü beni sevmeye
başladığınızı kendi ağzınızla söylemiştiniz. İşte
söyleyeceklerim aşağı yukarı bunlar. Ha, bir şey daha var:
Beni sevmiş olsaydınız şimdi ne yapardık; bir de bunu
söyleyecektim. Beni dinleyen dostum -çünkü hâlâ dostumsunuz-,
ben basit, yoksul, sıradan bir insanım. Hoş, asıl önemli olan
bu değil -şaşırdığım için geveliyorum bu lafları-... Neyse,
bırakalım şimdi bunları. Demek istediğim şu ki, tanımadığım bu
adamı sevseniz, sevmeye devam etseniz, ben gene de sizi deli
gibi sevecek, ama sevgimin size yük olmaması için elimden
geleni yapacaktım. Siz ancak yakınınızda, her an sizin için
çarpan, minnet dolu, sımsıcak bir yürek olduğunu bilecek;
yalnızca bunu anlayacaktınız. Hem öyle bir yürek ki... Ah,
Nastenka, Nastenka!.. Beni ne durumlara soktunuz!..
Nastenka kanepeden ayağa fırlayarak:
- Ağlamayın, ağlamanızı istemiyorum, dedi. Hadi kalkıp, biraz
yürüyelim. Ağlamayı kesin artık.
Mendilini çıkarmış, gözyaşlarımı siliyordu.
- Eh, oldu. Şimdi gidebiliriz. Belki benim de size
söyleyeceklerim var. (Sizi hiç aldatmak istemem), onu hâlâ
sevmeme karşın, madem beni bıraktı, unuttu... Evet madem...
şey... Bana yanıt verin: Diyelim, ben de sizi sevmiş olsaydım,
yani yalnızca sizi... Ah, dostum! Bana âşık olmadığınız için
sizi överken sizi incittiğimi, sizinle alay ettiğimi anlıyorum
şimdi. Ah, ben ne kafasızmışım! Nasıl oldu da düşünemedim,
tahmin edemedim! Artık kararımı verdim, her şeyi
söyleyeceğim...
- Dinleyin beni, Nastenka! Ne olur, artık gideyim. Çünkü size
yalnızca acı çektiriyorum. Bakın, benimle alay ettiğiniz için
şimdi de vicdan azabı çekiyorsunuz. Ben böyle şey istemem.
Kendi derdiniz kendinize yetmiyormuş gibi... Biliyorum, bütün
suç bende, Nastenka. Hadi, hoşça kalın.
- Durun, dinleyin beni! Biraz bekleyemez misiniz?
- Neyi? Neyi bekleyeceğim?
- Onu seviyorum, ama geçer bu, geçmesi gerek, geçmemesi
olanaksız. Hatta şimdi de geçmiş olduğunu hissediyorum...
Belki bugün sona erer. Neden mi? Çünkü ondan nefret ediyorum,
siz burada benim yanımda ağlarken o benimle alay etti. Sonra,
siz beni onun gibi yüzüstü bırakmadınız. Çünkü beni
seviyorsunuz, ama o sevgi nedir bilmedi. Ben de, ben de
seviyorum sizi. Hem de sizin beni sevdiğiniz kadar... Size
önce de söylemiştim; ondan daha iyi, daha soylu olduğunuz için
seviyorum sizi. Çünkü o...
Zavallı kızın heyecanı son derecesini bulmuştu. Sözlerini
bitirmeden başını omzuma, sonra göğsüme koydu; acı acı
ağlamaya başladı. Avutmak, yatıştırmak için söylediklerim hep
boşunaydı; ağlaması bir türlü kesilmiyordu. Durmadan elimi
sıkıyor, hıçkırıklar arasında kesik kesik konuşuyordu:
- Biraz durun, şimdi geçer. Size söyleyeceklerim var...
Sanmayın bu gözyaşları başka bir şeyden... Sinirden bu. Durur
şimdi.
Sonunda ağlaması geçti, gözlerini sildi, yeniden yürüdük. Ben
konuşmak istiyor, Nastenka ise her seferinde beklememi rica
ediyordu. Sessizce yürüyorduk... En sonunda kendini
toparlayarak konuşmaya başladı. Zayıf ve titrek sesi bana çok
dokunarak içimi sızlattı.
- Sakın beni hoppa, gelgeç gönüllü bir kız sanmayın. Bu kadar
kolay unutup ihanet edeceklerden değilim. Onu tam bir yıl
sevdim. Tanrı adına yemin ederim ki, ona ihanet etmeyi
aklımdan bile geçirmedim. Ama olsun, o beni hor gördü, benimle
alay etti, Tanrı kusurunu bağışlasın. Beni incitmekle, kalbimi
kırmakla eline ne geçti? Hiç! Artık sevmiyorum onu. Çünkü
ancak beni anlayan yüce gönüllü, soylu bir insanı sevebilirim.
Çünkü ben de öyleyim, o bana layık değil! Neyse, Tanrı
kusurlarını bağışlasın. Yanıldığımı anlamakta geç kalmaktansa
böylesi daha iyi. Artık tanıyorum onu. Bitti her şey...
Nastenka elimi sıkarak devam etti:
- Sonra, bir şey daha var dostum. Belki de ona olan aşkım bir
duygu aldanışından, hayalden başka bir şey değildi. Ninemin
dizinin dibinden ayrılmadığım için, can sıkıntısından
kapıldığım boş bir duyguydu belki de. Benim sevebileceğim adam
başka olmalıydı. Evet, bana acıyacak birini sevmeliydim...
Neyse, bırakalım bu konuyu.
Nastenka heyecandan boğulacakmış gibi biraz bekledi.
- Bakın, size söylemek istediğim şu: Eğer onu sevmeme -daha
doğrusu sevmiş olmama- karşın siz hâlâ beni seviyorsanız...
Nasıl söyleyeyim, aşkınızın çok güçlü, yüreğimden öncekini
silecek kadar güçlü olduğunu hissediyorsanız... Bana acıyarak;
hayatta yapayalnız, avuntusuz, umutsuz, yazgımla baş başa
kalmamı istemezseniz... Beni her zaman şimdiki gibi
severseniz, yemin ederim, şükranım... Şey... Aşkım sizin
aşkınıza layık olacaktır. Elimi kabul ediyor musunuz?
Sevinç gözyaşlarımı tutamayarak:
- Nastenka! Ah, Nastenka! diye bağırdım.
O da kendini zor tutuyordu.
- Eh, yetişir artık bu kadar! Sanırım söylenecek her şeyi
söyledik. Hem siz, hem de ben mutluyuz, değil mi? Öyleyse ne
olur keselim bunu; başka şeylerden konuşalım!
- Evet, Nastenka, öyle. Bu konu kapansın. Ben de çok mutluyum.
Artık başka konulara geçsek iyi olur. Hadi, ben hazırım.
Ama ne konuşacağımızı bilmiyorduk. Gülüyor, ağlıyor, ipe sapa
gelmez gevezelikler ediyorduk. Bazen yaya kaldırımdan yürüyor,
bazen karşıya geçip orada tur atıyor, sonra gene eski yerimize
gelerek rıhtım boyunca gezmeye devam ediyorduk. Çocuklar gibi
neşeliydik...
- Şimdi yalnız başımayım. Nastenka, ama ilerde...
Biliyorsunuz, ben dar gelirli bir adamım. Yılda elime bin iki
yüz ruble geçer, bu da fena sayılmaz.
- Elbette. Sonra ninemin dul aylığı da var. Bize yük olmaz.
Onu yanımıza alırız.
- Tabii, ninenizi almadan olur mu! Yalnız şu bizim
Matriyona...
- Öyle ya, bizim de Fiyokla var.
- Matriyona iyi kadındır. Tek kusuru, kafasının bomboş oluşu,
aklının hiçbir şeye ermemesi. Ama bunun önemi yok...
- Ne fark eder canım! Anlaşmamaları için bir sebep değil bu.
Yarın siz hemen bize taşınmalısınız.
- Nasıl, size mi? Bana göre hava hoş...
- Evet, bizim kiracımız olursunuz. Tavan arasındaki oda boş
duruyor. Soylu kişilerden yaşlı bir kadın oturuyordu çıktı.
Ninemin genç bir kiracı istediğini biliyorum. "Niçin genç
istiyorsun?" diye sordum. "Yaşlandım da onun için. Sakın sana
koca aradığımı sanma!" dedi. Ama ben bunun için olduğunu
anladım hemen.
- Ah, siz yok musunuz ya!
İkimiz de gülmeye başladık.
- Eh, tamam! Yetişir güldüğümüz! Siz nerede oturuyordunuz!
Unuttum.
- X köprüsünün yanında, Barannikov'un evinde.
- Şöyle büyük bir apartman mı bu?
- Evet, büyüktür.
- Biliyorum, güzel apartman. Artık siz oradan vazgeçin de bir
an önce bize taşının.
- En geç yarın, Nastenka. Biraz kiradan borçluyum ama zararı
yok... Nasıl olsa yakında aylığımı alacağım.
- Ben de belki ders veririm. Önce kendim öğrenir, sonra da
başkasına öğretirim.
- Çok iyi Nastenka. Biliyor musunuz, yakında bir de ikramiyem
var.
- Demek yarından sonra kiracımız oluyorsunuz?
- Evet. Bakın, Sevil Berberi yeniden sahneye konulacağına
göre, birlikte gideriz, ne dersiniz?
Nastenka güldü.
- Gideriz, ama Sevil Berberi olmasın da başka bir temsile
gidelim.
- Peki, başka birine... Kuşkusuz böylesi daha iyi olur, ben
pek düşünmeden söyledim.
Böyle konuşa konuşa yürüyorduk. Sanki kendimizden geçmiş gibi,
nerede yürüdüğümüzün farkında bile değildik. Arada bir durup
aynı yerde uzun zaman konuşuyor, sonra tekrar yürüyerek ta
uzaklara gidiyor, gözyaşları arasında kahkahalarla gülüyorduk.
Bazen Nastenka eve gitmek istiyor, ben de alıkoymayı göze
alamadığım için onu evine kadar geçiriyordum. Ama çeyrek saat
sonra bir de bakmışız, gene rıhtımda, kanepemizin yanındayız.
Bazen de Nastenka içini çekerken gözleri yaşarıyordu. O zaman
bana bir ürkeklik geliyor, buz gibi oluyordum. Ama o hemen
elimi eline alıyor, beni uzaklara doğru sürüklüyordu. Böylece
gevezelik ederek yeniden dolaşmaya koyuluyorduk.
Sonunda Nastenka:
- Artık eve gidelim dedi. Vakit çok geç oldu. Yeter bu kadar
yaramazlık.
- Haklısınız, Nastenka. Yalnız ben artık uyuyamam. Eve
gitmeyeceğim.
- Ben de uyuyamam herhalde. Gene de siz beni eve kadar
geçirin.
- Geçirmez olur muyum!
- Ama bu sefer doğruca eve gideceğiz.
- Hiç merak etmeyin.
- Söz mü? Çünkü sonunda nasıl olsa eve gideceğim.
Gülerek:
- Söz, dedim.
- Hadi öyleyse.
- Peki... Göğe bakın, Nastenka. Yarın çok güzel bir hava
olacak, gökyüzü masmavi, ay pırıl pırıl. Bakın şu solgun
buluta, neredeyse ayı kaplayacak. Bakın, bakın... ama yanından
geçti... Bakıyor musunuz, Nastenka?
Ama Nastenka buluta bakmıyordu. Konuşmadan, taş gibi kaskatı,
yanımda dikiliyordu. Biraz sonra ürkek, çekingen bir hareketle
bana sokuldu. Elimde tuttuğum eli titremeye başladı. Bana daha
çok yaslandı.
O sırada önümüzden genç bir adam geçmekteydi. Genç adam
hizamıza gelince birden durdu, yüzümüze dikkatle baktı, sonra
birkaç adım daha attı. Yüreğim göğsümden dışarı fırlayacak
gibi çarpıyordu.
Yavaşça:
- Kim bu adam, Nastenka, diye sordum.
Bana iyice sokulmuştu, zangır zangır titriyordu.
- O... diye fısıldadı.
Ayakta güçlükle duruyordum. Arkamızdan bir sesin:
- Nastenka! Sen misin, Nastenka? dediğini işittim.
Aynı anda genç adam bize doğru birkaç adım ilerledi.
O ne çığlıktı Tanrım!.. Ya Nastenka'nın ürpermesi, kollarımdan
sıyrılarak adama doğru atılması! Olduğum yerde kaskatı
kesilmiş, onlara bakıyordum. Ama Nastenka'nın adama kollarını
uzatıp boynuna atılmasıyla, sonra yeniden dönmesi bir oldu.
Ben daha neye uğradığımın farkına varmadan bir de baktım,
Nastenka'nın kolları boynumda, beni sıcak, içten bir öpücükle
öpüyor. Ama sonra tek söz söylemeden tekrar ötekine koştu,
elini tutarak onu arkasından çekti.
Durduğum yerde, arkalarından bakakaldım. Sonunda ikisi de
gözden silindi.
 
SABAH
 
Gecelerim o sabah bitti. Berbat bir gündü. Yağmur kederli
tıpırtılarla pencere camlarını dövüyordu. Odam karanlıktı,
dışarda puslu bir hava vardı. Ağrıdan çatlayan başım
dönüyordu. Bütün bedenimi ateş basmıştı.
Bir aralık Matriyona'nın sesini duydum tepemde.
- Postacı sana bir mektup getirdi, bey.
- Mektup mu?.. Kimden?
Heyecandan ayağa fırlamıştım.
- Bilmem ki, bey. Bak hele içine, belki orada yazılıdır.
Zarfı açtım. Ondandı.
"Bağışlayın beni!" diyordu. "Ayaklarınıza kapanarak beni
bağışlamanızı diliyorum. Hem sizi, hem de kendimi aldattım.
Bir düş, bir hayaldi bu. Bugün sizi düşündükçe içim
parçalandı. Beni bağışlayın!
"Ne olur, beni suçlamayın. Çünkü size karşı hiç değişmiş
değilim. Sizi seviyor, sevgiden de büyük bir duygu besliyorum.
Tanrım! Elimden gelse de ikinizi birden sevebilseydim... Ne
olur, siz o olsaydınız!
(Ah Nastenka, bu sözünüzü hiç unutabilir miyim?)
"Sizin için şimdi neler yapmak istemezdim! Ne durumda
olduğunuzu, ne kadar üzüldüğünüzü biliyorum. Kırdım sizi. Ama
herhalde bilirsiniz, seven gönül kırgınlığı çabuk unutur. Siz
de beni seviyorsunuz.
"Teşekkür ederim. Beni sevmiş olduğunuz için teşekkür ederim.
Çünkü bu sevgi, uyandıktan sonra uzun süre unutulmayan tatlı
bir düş gibi saplandı yüreğime. Çünkü bana içinizi kardeşçe
açtınız: huzur vermek, iyi etmek, korumak için yaralı yüreğimi
kabul etmek büyüklüğünü gösterdiniz. Beni bağışlamakla,
anınızı sonsuz şükran duygularımla birlikte bir kat daha
yüceltmiş olursunuz. Anınızı yaşadığım sürece yüreğimde
taşıyacağım. Onu koruyup bağlı kalacağım, benden hiçbir ihanet
görmeyecek. Çünkü ben önce kendi kendime ihanet edemem. Daha
dün bu kalbin, ait olduğu kimseye bir an içinde nasıl
döndüğünü gördünüz.
"Sizinle görüşeceğiz; bizi terk etmez, gelirsiniz. Her zaman
arkadaşım, kardeşim olacaksınız... Karşılaştığımız zaman bana
elinizi uzatacaksınız, değil mi? Elinizi uzatacak,
bağışladığınızı söyleyeceksiniz. Beni hâlâ eskisi kadar
seviyor musunuz?
"Ah, ne olur, sevin beni, unutmayın. Çünkü şu anda sizi o
kadar seviyorum ki, bilemezsiniz! Hem sizin sevginize layığım,
hak edeceğim onu, sevgili dostum!
"Önümüzdeki hafta evleneceğim onunla. Geri döndüğü zaman beni
hâlâ seviyordu, hiçbir zaman da unutmamıştı... Mektubumda onun
sözünü ettiğim için beni bağışlayın. Ama onunla birlikte size
gelmek istiyorum. Onu da seveceksiniz, öyle değil mi?
"Beni bağışlayın, unutmayın ve sevin."
Mektubu bir daha, bir daha okudum. Gözlerim dolmuştu. En
sonunda mektup elimden düştü, yüzümü ellerimle kapadım.
Matriyona'nın sesi yeniden duyuldu:
- Bak bey, sana ne söyleyeceğim!
- Söyle bakalım, ana.
- Tavandaki örümceklerin hepsini temizledim. Aman bu fırsatı
kaçırma, ya evlen, ya da gülüp eğlenmek için arkadaşlarını
çağır; bir şeyler yap işte...
Matriyona'ya baktım. Nedendir bilmem, henüz genç ve dinç olan
bu kocakarı, o anda gözlerinin feri kaçmış, yüzü buruşmuş,
beli bükülmüş, iyice yaşlanmış göründü. Odam da aynı hizmetçim
gibi köhne bir havaya bürünmüştü. Duvarlar, döşemeler
soluklaşmış, eşyalar rengini atmıştı. Her taraftan örümcekler
sarkıyordu. Pencereden dışarı bakınca, karşıki evin de çökmüş,
donuklaşmış bir görünüşe büründüğünü, sütunların badanasının
parça parça döküldüğünü, dış süslerinin kararıp yer yer
çatladığını gördüm. Duvarlar o parlak sarılığını yitirmiş,
bozlaşmıştı.
Güneş, yağmur bulutunun arkasından şöyle bir bakıp sonra
tekrar gizlendiği için mi böyle her şey gözüme renksiz
gözükmüştü? Yoksa hüzünlü, somurtkan geleceğimi bir süre
hayalimde canlandırarak, on beş yıl sonraki durumumu gene
yalnız, gene aynı odada, yıllar geçtiği halde zerrece
akıllanmayan Matriyona ile birlikte daha da yaşlanmış olarak
mı görmüştüm?
Ama sana kin bağlamak mı, Nastenka? Tertemiz, pırıl pırıl
mutluluğuna gölge düşürmek mi? Acı sitemlerimle seni
kederlendirip gizli azaplar vererek, en mutlu anlarında
yüreğinin acıyla çarpmasını ister miyim? Gelin olduğun gün,
onunla birlikte yürürken siyah saçlarını süslediğin narin
çiçeklerden tekini bile soldurabilir miyim? Bunları ben mi
yapacağım Nastenka? Asla, asla! Göklerin her zaman açık olsun,
sevimli gülümseyişin parlaklığını, mutluluğunu yitirmesin.
Yapayalnız yaşayan, sana karşı şükranla çarpan bir yüreğe
tattırdığın mutluluk anından dolayı seni hep hayırla anacağım.
Ulu Tanrım! O ne uzun, mutlu bir andı! Bir insana böyle bir an
yaşam boyu yetmez mi?
UYSAL KIZ
 
Düşsel bir öykü
 
(Yazarın güncesinden)
 
 
YAZARDAN BİR AÇIKLAMA
 
Bu sefer "Günce"mi her zamanki gibi değil, uzun bir öykü
biçiminde yazdığım için okurlarımdan beni bağışlamalarını
dilerim. Ancak öyküyü bitirmek için çok uğraştım, bir ayın
yarısından daha çok zaman aldı. Gene de okurlarım beni hoş
görsünler.
Şimdi gelelim yazdığım öyküye...
Adını "düşsel öykü" koydum, oysa tümüyle gerçek bir olaya
dayanıyor. Bununla birlikte öykünün düşsel yanı da var, bu da
yazılış biçimindedir. Okurlarıma bunu en başta açıklamayı
uygun buldum.
Aslında yazdığım bu şey ne bir öykü, ne de güncedir. Evli bir
adam gözünüzün önüne getirin: Karısı birkaç saat önce 
pencereden atlayarak intihar etmiş olup şimdi de masanın
üzerinde upuzun yatmaktadır. Adam şaşkınlık içindedir,
düşünceleri darmadağınıktır. Evinde bir odadan ötekine
dolaşarak olup biteni anlamaya, kafasını toparlamaya çalışır.
Adamcağız aynı zamanda kendi kendine konuşan, bir çeşit ruh
hastasıdır, durmadan mırıldanarak niçin başına böyle bir işin
geldiğini açıklığa kavuşturmak ister... Kafasındaki düşünce
zinciri tutarlı gözükmekle birlikte gerek mantık, gerekse
duygu yönünden çelişkilerle doludur. Bir yandan kendini haklı 
görüp karısını suçlarken, bir yandan da konuyla ilgisi olmayan
ıklamalara, ayrıntılara girer. Öte yandan düşünce ve
duygularında çelişkiler yanında derin bir içlilik vardır.
Sonunda yavaş yavaş durumu aydınlatmaya, düşüncelerini bir
noktada toplamaya başlar. Zihninde canlanan anılar onu
gittikçe gerçeğe yaklaştırır, bu da onun hem mantığını, hem de
kalbini karşı konulmaz biçimde yüceltir. Başlangıçta oldukça
karışık olan öykünün sona doğru netleşmesi bundandır. Zavallı
adamın yaşadığı acı olayın boyutlarının gitgide
belirginleştiğini görürüz, hiç olmazsa kendisi yönünden.
İşte yazdığım öykünün özeti bu. Doğaldır ki, öykünün anlatımı
başlangıçta çelişkili duraksamalarla, birbirini tutmayan
bölümlerle bir süre uzar gider; adamcağız bir yerde kendi
kendisiyle konuşurken, başka bir yerde düşündüklerini onu
dinleyen birine, bir yargıca anlatır gibidir. Belki sonuna
değin hep böyledir. Adamı gizlice dinleyen bir stenograf onun
söylediklerini aynen yazsaydı, benim size şimdi sunduğumdan
daha başka, işlenmemiş, kaba saba bir öykü ortaya çıkardı.
Bununla birlikte bana öyle geliyor ki, adamın aklından
geçenleri sıralaması gene de değişmeden kalırdı. İşin içine
bir stenograf sokup not ettiklerini benim yeni baştan
düzenlemeyi tasarlamam, demin sözünü ettiğim gibi, öykünün
düşsel yanıdır. Söz sanatında az çok buna benzer bir yönteme
birkaç kez başvurulmuştur. Örneğin Viktor Hugo'nun başyapıtı
olan "Bir Ölüm Mahkûmunun Son Günleri"nde böyle bir yol
tuttuğunu görürüz. Gerçi işin içine bir stenograf
karıştırmamıştır; ama ölüm mahkûmunun son gününe, son saatine,
hatta son dakikasına değin anılarını yazabileceği (buna vakit
bulacağı) gibi çok daha inanılmaz bir yöntem uygulamıştır.
Böyle düş ürünü bir yönteme baş vurmasaydı, yazdığı yapıtların
en gerçekçisi olup doğruya en çok yaklaşan bu başyapıtı
kesinlikle yaratamazdı...
 
BİRİNCİ BÖLÜM
 
I
 
Ben kimim, o kim?
 
...Henüz o buradayken her şey ne de olsa daha iyi, her dakika
yanına yaklaşıp yüzüne bakıyorum. Ama yarın alıp
götürdüklerinde yalnız başıma ben ne yaparım? Şimdi salonda,
masanın üstünde yatıyor. İki oyun masasını yan yana koyduk.
Tabutunu da yarın getirecekler; özel bir ağaçtan, beyaz bir
tabut. Ancak asıl konu bu değil. Odada bir aşağı, bir yukarı
dolaşıyor; durumu kendi kendime açıklamaya çalışıyorum. Tam
altı saattir bu böyle, kafamı toparlayıp düşüncelerimi düzene
sokabilsem bir! Yaptığım tek şey hep dolaşmak, durmadan
dolaşmak...
Olay şöyle başladı... Durun, en iyisi her şeyi sırasıyla
anlatayım... (Sırasıylaymış?) Efendiler, benden bir yazarın
düzgün anlatımını beklemeyin, durumu siz de görüyorsunuz. Daha
doğrusu, olanları size kendim anladığım biçimde aktarayım.
Zaten asıl korkunç olan da bu, her şeyi derinlemesine anlayan
biriyim. Bilmek istersiniz diye size her şeyi ta başından
anlatacağım...
"Ses" gazetesine, "Eğitmen bir kız iş arıyor, evde ders
verebileceği gibi, gerekirse taşraya da gidebilir" diye
vereceği duyurunun parasını karşılamak için bana bir genç
hanım rehine verilecek eşyalarını getiriyordu.
Başlangıçta ona pek dikkat etmemiştim, bana gelip giden
birçokları gibiydi. Sonraları fark etmeye başladım. İnce
yapılı, boyu ortadan uzun, sarışın bir kızcağızdı. Bana karşı
sıkılgandı, utanıyormuş gibi davranıyordu. (Öyle sanıyorum ki,
başkalarına karşı da öyleydi. Doğaldır, ben de onun gözünde
bir rehinci olarak değil, bir insan olarak ötekilerden pek
farklı değildim.) Parayı alır almaz hemen dönüp giderdi. Hem
de hiç sesini çıkarmadan. Başka müşteriler malının
karşılığında daha fazlasını koparmak için tartışırlar,
pazarlık ederler, yalvarırlardı. Bu kızcağız ne verirsem
alırdı. Öyle sanıyorum ki, olayları biraz karıştırıyorum...
Evet, getirdiği eşyalar beni ilkin çok şaşırttı. Gümüş
yaldızlı küpeler, yıpranmış bir madalyon, beş para etmez başka
bir sürü ıvır zıvır... Kendisi de biliyordu ya,
getirdiklerinin 20 kapikten fazla etmeyeceğini, öte yandan
bunların kendisi bakımından bir değer taşıdığını yüzünden
okuyordum. Sonradan öğrendim ki, gerçekten bütün bu takılar
ana-baba yadigârıymış. Ancak bir keresinde getirdiği şeylere
bakarak gülümseme cüretinde bulundum. Aslında ben hiçbir zaman
böyle saygısız hareketlere yeltenmem, müşterilerime karşı
efendice davranırım. Az konuşurum, ciddiyetimi bozmam.
"Sürekli ciddilik, ciddilik, ciddilik isterim!" Fakat bir
seferinde yakası tavşan kürklü, eski mi eski, lime lime olmuş
bir bluz getirince kendimi tutamadım, nükteye benzer bir laf
kaçırdım ağzımdan.
Aman, yüzü nasıl da kızardı! O düşünceli, iri, cıvıl cıvıl
mavi gözleri birdenbire parladı.
Tek sözcük söylemeden, bluz döküntüsünü kaptığı gibi fırlayıp
gitti. İşte ilk kez orada kendisine dikkat ettim, hakkında
özel'şeyler düşünmeye başladım. Evet, bende bıraktığı izlenimi
bugün olmuş gibi anımsıyorum, yani beni allak bullak eden
izlenimi. En başta genç, çok genç olmasıydı. On dördünde bile
göstermiyordu, oysa on altısını doldurmasına fazla bir şey
kalmamıştı. Gene de asıl önemlisi onun başka bir yönüydü...
Neyse, ertesi gün gene geldi. Sonra öğrendim ki, tavşan kürklü
bluzu rehinci Dobronravov ile Mozer'e de götürmüş. Bunlar
altından başka bir eşya almadıkları için dönüp bakmamışlar
bile. Oysa ben bir gelişinde kızcağızdan akik taşı almıştım.
(Bir şeye benzese bari!) Şimdi şaşıyorum, böyle bir şeyi nasıl
yapmışım? Çünkü ben de altınla gümüşten başka bir eşya kabul
etmezdim. Kız hakkında dikkat ettiğim ikinci bir durum da bu
oldu.
Başka bir sefer bana kehribar bir ağızlık getirdi, daha önce
Mozer'e göstermiş ama adam almamış. Kehribar ağızlığın
meraklılar için bir değeri vardır, bizim işimize yaramaz, biz
altından başkasını almayız. Bir gün önceki kafa tutmasından
sonra yeniden gelmesi üzerine onu sert karşıladım. Benim
sertliğim yalnızca soğuk davranmaktır. Gene de çıkarıp iki
ruble verirken kendimi tutamayarak sinirli bir tavırla, "Bunu
salt sizin hatırınız için alıyorum, Mozer'e götürseniz
almazdı." dedim. Sizin hatırınız için sözünü üzerinde
durarak, 'özel' bir anlamda söylemiştim. Çünkü bir gün önceden
biraz öfkeliydim. Hatırınız için sözünden dolayı gene
kızardıysa da sesini çıkarmadı, parayı geri çevirmeden alıp
çıktı. Ah, şu yoksulluğun gözü kör olsun! Sözlerimin çok
gücüne gittiğini anlamıştım. O çıktıktan sonra "Kızcağıza
karşı caka satmak iki rubleye değer miydi?" diye geçirdim
içimden. Kahkahalarla güldüğümü anımsıyorum. Kendi kendime
"Değer miydi? Değer miydi?" diye sorduğum soruyu olumlu
karşıladım. Çok neşelenmiştim. Aslında kıza karşı onu incitmek
gibi kötü bir niyetim yoktu. Bu sözleri bilerek, isteyerek
söylemiştim. Onu denemekti asıl amacım. Çünkü onun hakkında
bazı tasarılar dolaşmaya başlamıştı kafamda. Bu da onunla
ilgili üçüncü özel düşüncem oldu.
İşte her şey bundan sonra başladı. Anlaşılacağı üzere,
çevreden kızla ilgili bilgiler toplamaya çalışıyor, bir daha
gelmesini dört gözle bekliyordum. Fazla uzatmadan geleceği
sanki içime doğmuştu. İşte bir gün kız dükkânıma girer girmez
büyük bir nezaket göstererek tatlı bir dille konuşmaya daldım.
Zamanında iyi eğitim görmüş, insanlara nasıl davranılacağını
bilen bir insanım. Oracıkta onun iyi yürekli, uysal bir kız
olduğunu hemen anladım. İyi yürekli, uysal insanlar fazla ayak
diremezler. Böyleleri tümüyle açılmamakla birlikte konuşmaktan
da kaçınmazlar. Sorularınıza uzun uzun yanıt vermezlerse de
konuşurlar gene de. Zamanla dillerinin iyice çözüldüğünü
görürsünüz, yeter ki siz soru sormaktan bıkmayın. Doğaldır ki,
başlangıçta bana fazla bir şey anlatmadı, "Ses" gazetesine
verdiği duyurular ve öbür şeylerle ilgili bilgileri sonradan
öğrendim. Elinde avcunda ne varsa hepsini harcayarak verdiği
gazete duyurularında ilkin, gururlu bir tavırla, "eğitimci
kız, taşraya da gidebilir, koşullarınızı bildiriniz..."
derken, daha sonra, "Her şeye razı, çocuklara ders verir,
yaşlılara eşlik eder, ev işleri görür, hastaya bakar, dikiş
diker..." gibisinden bilinen şeylere kadar indi. Doğaldır ki,
bunlar her seferinde daha azına razı olunarak duyurulara
ekleniyordu. Sonunda durum iyice umutsuzlaşınca, "Ücretsiz,
boğaz tokluğuna çalışabilir" sözlerine kadar düştü. Gene de iş
bulamadı. Onu son bir kez daha denemeye karar verdim. Dükkâna
gelişinde o günkü gazeteyi çakararak, "Genç, kimsesiz bir
bayan küçük çocuklara eğitmenlik yapmak üzere iş arıyor,
özellikle yaşı geçkin dul erkeklerin yanında, ev işlerini de
görür..." duyurusunu gösterdim.
- Görüyorsunuz, bir bayan bu duyuruyu sabah vermiş, akşama
kalmaz bir iş bulur. Duyuru dediğin böyle yazılmalı, dedim.
Yüzü gene kızardı, gözleri ateş saçmaya başladı, geriye
dönerek çıktı gitti. Bu tavrından çok hoşlandığımı
söylemeliyim. Daha o zaman bile durumunun umarsızlığından
emindim, kendisinden hiç korkum yoktu. Ağızlıkları kimsenin
almayacağını biliyordum. Halbuki o bunları da elden
çıkarmıştı. Ancak üç gün sonra gene geldi, beti benzi
sapsarıydı, telaşlı bir görünüşü vardı. Evinde bir şeylerin
olupbittiğini anlamakta gecikmedim, gerçekten kötü şeyler
olmuştu. Bunları anlatmadan önce kızcağızın gözünde birden
nasıl büyüdüğümü, beni hangi gözle görmeye başladığını
bildirmeden geçemeyeceğim. Benim de asıl istediğim buydu
zaten. Şimdi gelelim aramızdaki konuşmalara... Bana evinden
bir aziz tasviri getirmişti. (Eşyalarını rehine koymayı kutsal
tasvire kadar vardırmıştı demek ki.) Dinleyin, dinleyin!
Olanları anlatmaya çalışıyorum, gene de her şeyi
karıştırdığımın farkındayım. Kafamı toplamak, her şeyi bir bir
anlatmak, bütün ayrıntıları, en küçük noktaları bile size
aktarmak istiyorum. Ama olmuyor işte, şu ayrıntılar yok mu?
Görüyorsunuz, başıma ne işler açtı?
Elindeki Meryem Ana tasviri, Meryem ile çocuğunu gösteriyordu.
Her ev için, her aile için önemli bir tasvirdi bu; oldukça
eski, altın işlemeli, gümüş kaplamalı... En azından altı ruble
ederdi. Belli ki, tasvirin onun gözünde büyük değeri vardı.
Bununla birlikte yalnızca kaplamasını değil, bütün tasviri
olduğu gibi rehine veriyordu. Ona gümüş kaplamasını çıkarıp
tasviri geriye götürmesini söyledim. Tasvir kutsal bir şeydir,
bir ev tasvirsiz olur muydu?
- Yoksa yasak mı? diye sordu.
- Hayır, yasak değil, belki eviniz için gerekir...
- Öyleyse çıkarın.
Biraz düşündükten sonra ona dedim ki:
- Yok, çıkarmayalım daha iyi, öylece kalsın. Öteki tasvirlerle
birlikte kandilin altına, şu tasvir dolabına koyarım.
(Açıldığından beri dükkânımda hep kandil yanardı.) Buyurun, 10
rubleniz.
- 10 istemem, 5 ruble benim işimi görür. Sonra borcumu ödeyip
tasviri geri alırım.
- Demek, 10 ruble istemiyorsunuz?
Gözlerinin yeniden çakmak çakmak olduğunu görerek;
- Ama tasviriniz bu kadar eder, diye ekledim.
Sesini çıkarmadı. Bunun üzerine çıkarıp 5 ruble verdim.
- Böyle durumlarda insanı hor görmemek gerekir, diye sürdürdüm
konuşmamı. Vaktiyle ben de büyük sıkıntılara düştüm, hatta
daha kötüsüne. Eğer şimdi beni böyle bir işin başında
görüyorsanız, bunca çektiklerimden sonra...
- Belli, toplumdan öcünüzü alıyorsunuz. Öyle işte...
Bunu alaycı bir gülümsemeyle söylemişti. Söyleyişinde fazla
bir inciticilik yoktu, safça söylenmiş bir sözdü bu. (Çünkü
beni henüz tanımıyor, öteki rehinecilerden ayırt etmiyordu. Bu
durumda beni ne diye iğnelemek istesindi?) İçimden, "Ya, demek
durum bu? Böyle düşündüğüne göre kendini ele verdin, sen de
yeni kafalılardansın..." diye geçirdim.
Yarı alaylı, yarı gizemli bir tavırla;
- Bakınız ben, toplumun kötülük yapmak istediği halde iyilik
yapan bölümündenim, diye bir laf ettim.
Birden gözleri parladı, çocukça bir ilgi, büyük bir merakla
yüzüme baktı.
- Durun, durun! İlginç bir düşünceden söz ediyorsunuz. Nerede
geçmişti hele? Ben bunu bir yerden işittim.
- Kafanızı yormayın, Mefistofeles kendini Faust'a böyle
tanıtıyor. "Faust"u okudunuz mu?
- Şey... okudum da pek dikkat etmemişim...
- Desenize, hiç okumadınız... Okumalısınız. Ancak görüyorum
ki, gene dudaklarınızda alaycı bir gülümseme var. Kendimi
Mefistofeles"in yaptığı gibi tanıtıp rehincilik mesleğini
yüceltecek adamlardan değilim. Rehinci nereye gitse
rehincidir, bunu biliyoruz.
- Siz ne garip bir adamsınız! Böyle bir şeyin aklımdan
geçtiğini nereden çıkardınız?
İçinden benim için neler geçirdiğini adım gibi biliyordum.
"Hiç ummazdım, meğer okumuş bir adammışsınız." diye
düşünüyordu, ama böyle bir şey söylemedi. Beni beğendiği
belliydi.
- Bakın, her meslekte iyilik yapılabilir, dedim. Elbette
kendimden söz etmiyorum, benim kötülükten başka bir şey
yapmadığım bile söylenebilir... gene de...
Beni içime işleyen bir bakışla süzdü.
- Doğru, her yerde iyilik yapılabilir. Hem de her yerde...
Aramızda geçen bütün bu konuşmaları anımsıyorum, hiçbirini
unutmadım. Bu konuda ekleyeceğim başka bir şey de
gençlerimizin, sevimli gençlerimizin akıllı ve derin bir şey
söylemek istedikleri zaman bütün içtenliklerini, saflıklarını
yüzlerinden açık seçik okuyabilmemizdir. "Size akıllı ve derin
bir söz söylemek istiyorum!" der bakışları. Bizler gibi
övünmeye, caka satmaya kalkmazlar. Akıllarından geçenlere
inanır, değer verir, saygı duyarlar. Üstelik sizin de saygı
duyduğunuzu düşünürler. İçtenlik yüce bir duygudur.
Karşılarındakini bununla alt ederler. Bizim genç hanımda da
aynı içtenlik vardı. Ne güzel bir şey!
Bugünkü gibi hatırımdadır, kız dükkânımdan çıkar çıkmaz
kararımı verdim. Aynı gün son soruşturmayı yapmak için
gidecek, onun içyüzünün geri kalanlarını da öğrenecektim. Daha
öncekileri evlerinde çalışan hizmetçi kız Lukerya'nın avcuna
birkaç kapik sıkıştırarak elde etmiştim. İlk öğrendiklerim o
derece dehşet vericiydi ki, kızın biraz önce nasıl
gülebildiğine, böyle korkunç bir durumdayken Mefistofeles'in
sözlerine nasıl ilgi gösterebildiğine şaşıp kalıyordum. Ah, şu
gençler, siz hep böylesinizdir! O zaman gururla ve sevinçle
kız hakkında hep bunları düşündüm. Gençler bence yüce
gönüllüdür, kendisi uçurumun kıyısında durur, ama Goethe'nin
sözlerine de büyük ilgi gösterir. Gençler aykırı yollara sapsa
bile yüce gönüllülüğünü korumasını bilir. Ben kendimden değil,
ondan, yalnızca ondan söz ediyorum. Önemli olan şu ki, daha o
zaman bile kıza benimmiş gözüyle bakıyor, onun üzerindeki
etkimden zerrece kuşkulanmıyordum. Eğer insan kendi gücünden
kuşkuya düşmüyorsa, bundan daha tatlı bir şey yoktur.
Fakat bana da ne oluyor? Böyle abuk sabuk şeyler söylersem
düşüncelerimi ne zaman bir noktada toplayabilirim? Acele
etmeliyim, acele! Ama asıl sorun bunda değil ki. Aman Tanrım!
 
II
 
Evlenme önerisi.
 
Kızın içyüzünün daha sonra öğrendiğim bölümü kısaca şöyleydi:
Annesiyle babası öleli üç yıl kadar olmuştu, onu uygunsuz
teyzeleri yetiştirmişlerdi. Böyle kadınlara uygunsuz demek az
gelir. Teyzelerinden biri duldu, evinde de birbirinden küçük
altı çocuğu vardı. Ötekisiyse evlenmemiş, kız kurusu, üstelik
kötü huylu bir kocakarıydı. Kötülükte birbirlerinden aşağı
kalmazlardı. Babası küçük bir memurdu, şu kalem efendisi
denenlerden, memurluğundan dolayı soylu sayılmış biriydi. Bu
duruma göre her şey benim için elverişli görünüyordu. Ben
onlara göre daha yüksek bir sınıftan sayılırdım. Ne de olsa
hassa alayından emekli bir yüzbaşıydım. Soylu bir aileden,
kimseye bağımlı değil vb... Rehincilikle uğraşmama gelince,
teyzelerinin gözünde saygı duyulacak bir meslekti benimkisi.
Kızcağız teyzelerinin yanında üç yıl halayıklık etmiş, gene de
her günkü göz açtırmayan işinden vakit bulup okula yazılarak
sınıflarını geçmişti. Bu durum onun gözünün yükseklerde
olduğunu, soyluluğa özendiğini gösteriyordu.
Peki, onunla niçin evlenmek istemiştim? Ama ne diye durup
dururken şimdi kendimden söz ediyorum? Bu konuya daha sonra
döneriz. Burada önemli olan ben değilim, kız! Neyse, kızcağız
teyzelerinin çocuklarına ders vererek, üst baş dikerek, ince
hastalığa yakalandığı halde çamaşır ve döşeme yıkayarak
okulunu bitirmişti. Ona dayak bile atıyorlar, yediği ekmeği
başına kakıyorlardı. Sonunda onu satmaya kadar vardırdılar.
Şimdilik bu pis ayrıntıyı geçelim. Sonradan kız bana hepsini
uzun uzun anlattı. Komşuları şişman bir bakkal tam bir yıl
olan biteni uzaktan gözlermiş. Öyle basit insanlardan değilmiş
bakkal, yanında iki çırağı varmış. Ancak bugüne değin iki
karısını sırayla cennete göndermiş, şimdi üçüncüsünü almaya
çalışıyormuş. Bu arada bizim küçük hanıma göz koymuş. "Sessiz,
yoksulluk içinde büyüyen böyle biriyle evlenirsem evdeki
öksüzlere bakar," diyormuş.
Bakkalın gerçekten birkaç öksüz çocuğu vardı. Elli yaşlarında
bir adamdı. Kıza göz koyunca sıra teyzeleriyle anlaşmaya
gelmişti. E, kız bunu duyar da korkuya kapılmaz mı? İşte "Ses"
gazetesine duyurular vermek için bana gelip gitmeye başlaması
bu zamana raslıyor.
Kızcağız düşünmek için teyzelerinden süre istedi, fazla uzun
değil, kısacık bir zaman. Ona istediği süreyi verdiler, ama
bir yandan da; "Biz bile karnımızı nasıl doyuracağımızı
bilmezken bir de senin boğazını mı düşüneceğiz?" diye başının
etini yiyorlardı. Ben bunların hepsini öğrenmiştim, o sabah
bana gelişinden sonra hemen kararımı verdim.
Aynı akşam bakkal, elinde yarım rublelik bir funt şekerlemeyle
onlara geldi. Kızla odada otururlarken ben hemen mutfaktan
Lukerya ile haber gönderdim. Gidip kendisini dışarda
beklediğimi, onunla görüşmek istediğimi kızın kulağına
fısıldayacaktı. Bu işi becerdiğim için kıvançlıydım. Keyfim
iyice yerine geldi.
Evlerine gelip kendisini çağırmamdan zaten şaşırmış bulunan
kıza Lukerya'nın önünde doğrudan doğruya evlenme önerisi
yapınca şaşkınlığı daha da arttı. Onunla evlenmek benim için
büyük bir onurdu. Böyle söyledim ona. Ancak bu hareketime
şaşırmamasını, karşısında tok sözlü, ne dediğini bilen, onu
anlayan bir adam bulunduğunu bildirdim. "Tok sözlü" derken
yalan söylemiyordum. Neyse, boş verelim şimdi bunlara. Ben
eğitimli bir adam olduğumu göstermek için yalnızca kibar
konuşmuyor, aynı zaman da değişik, özgün sözler söylüyordum.
En önemlisi de budur. Bunu burada itiraf etmek suç
sayılmamalı. Kendimi yargılamak istiyor, yargılıyorum da.
Lehte ve aleyhte olan her şeyi söylemeliyim. O zaman yaptığım
da buydu. Her ne kadar aptalca bir şeyse de şimdi hatırıma
geldikçe haz duyuyorum. İlkin ona utanmadan açıkça dedim ki,
pek yetenekli, akıllı, yeterince iyi bir insan değilim. Hatta
birazcık bencilim. Belki de birçok bakımdan olumsuz
sayılabilecek yönlerim vardır. (Onlara giderken hazırladığım
bu sözlerden dolayı doğrusu çok kıvançlıydım.) Bütün bunları
bir bakıma gurur duyarak söylemiştim. Doğaldır ki, kötü
yanlarımı söyledikten sonra iyi yönlerimi anlatmaya
başlamayacak kadar kendimi bilirdim. Başka bir deyişle, "Ben
belirttiğim gibi bir adamım, buna karşılık şuyum şuyum da var"
demedim. Kızcağızın çok korktuğunu görüyordum, gene de
sözlerimi yumuşatmaya kalkışmadım. Tam tersine korktuğunu göre
göre sözlerimin anlamını pekiştirdim. Açıkça söylediğim
şunlardı: Karnı doyacaktı, ama güzel giyeceklermiş,
tiyatroymuş, baloymuş... bunları görmeyecekti, ancak amacıma
ulaştıktan sonra belki hepsi de olabilirdi. Bu ciddi tavrım
beni gitgide coşturuyordu. Laf arasında seçtiğim mesleği, yani
rehinciliği bir amacım olduğu için yaptığımı bildirdim. Demek
ki, durumum bunu gerektiriyordu. Böyle konuşmakta haklıydım,
çünkü gerçekten bir amacım vardı, içinde bulunduğum koşullar
beni zorluyordu. İzin verirseniz açıklayayım, beyler, ben
yaşamım boyunca rehincilikten nefret etmişimdir. Gerçi kendi
kendime gizemli sözlerle konuşmak tuhaf kaçıyorsa da
gerçekten, gerçekten, gerçekten "toplumdan öç alıyordum". Öte
yandan sabahleyin toplumdan öç aldığımı söyleyerek kızın
benimle alay etmesi bir bakıma haksızlıktı. Ben tutup ona,
"Evet, öç alıyorum!" deseydim katıla katıla gülecekti. O zaman
düşeceğim gülünç durumu gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?
Anlaşılacağı üzere, bir şeyi dolambaçlı bir yolla, üstü kapalı
bir biçimde söylerseniz insanların hayal gücünü lehinize
çevirebilirsiniz. Bunun yanında kendi yönümden bir korkum
olmadığını da belirtmeliyim. Biliyordum ki, şişman bakkal
kızın gözünde benden daha aşağı bir konumdaydı. Kızın kapısına
gelmekle onun kurtarıcısı rolünü üstlenmiştim. Bunu
anlıyordum. İnsan yaptığı alçaklıkları çok iyi anlar. Fakat bu
bir alçaklık mıydı? Bunun kararını kim verebilir? Onu o zaman
bile sevmiyor muydum?
Durun, o zaman kendisine iyilik yaptığımdan hiç söz etmedim,
hem de hiç! Tam tersine, "Bu iyilik benim için olacak, sizin 
için değil." diye vurguladım. Bunu açıkça belirttim, kendimi
tutamamıştım, belki biraz aptalca kaçtı, çünkü yüzünde belli
belirsiz bir gülümseme belirdi. Sonuçta kesin bir utku
kazandığımı söylemeliyim. Durun, madem ki yaptığım işin
alçaklığını, pisliklerini anımsadım, öyleyse aklımdan geçen
son domuzluğu da anlatayım. Kızın önünde dururken kafamdan
geçenler şunlardı: "Biliyoruz, boylu poslusun; yakışıklısın,
iyi eğitim görmüşsün, kendimi övmek gibi olmasın ama göze
batan bir çirkinliğin yok." O sırada bunları düşünmem ne
derece iyi bir şeydi, bilmiyorum. Doğaldır ki, bana evet
yanıtını verdi. Şunu da hemen eklemeliyim, evet demeden önce
hayli düşündü. O kadar düşündü, o kadar düşündü ki, sonunda
ben, "Eh, ne dersiniz?" diye sormak zorunda kaldım. "Eh"
sözcüğünü biraz kuvvetli söylemekten kendimi alamamıştım.
- Bekleyin, düşünüyorum, karşılığını verdi.
Yüzünde büyük bir ciddilik vardı, bunu başka türlü
yorumlayabilirdim. "Bakkalla benim aramda seçim yapıyor?"
diyerek üzüldüm. Ah, o vakit hiçbir şey anlamıyordum. Bugüne
kadar da anlamış değilim. Oradan kös kös ayrıldığımı
anımsıyorum. Yolda Lukerya koşarak arkamdan yetişti, beni
durdurarak soluk soluğa şunları söyledi: "Efendim, bizim
sevgili hanım artık sizindir. Tanrı'nın bir bağışı olarak
sizin. Ancak bunu kendisine belli etmeyin, onurlu bir kızdır."
Eh, onurlu olsun! Ben onuruna düşkünleri severim. Onurlu bir
kız, üzerinde egemenlik kuramadığımızdan kuşkulandığımız zaman
çok sevimlidir. Öyle değil mi? Ah, ben ne aşağılık, ne salak
biriymişim! Bir de mutluluktan uçmaya kalkıyordum! Onun kapıda
durup bana 'evet' demesi için düşündüğü, benim de şaşkınlıktan
ne yapacağımı bilemediğim sırada, biliyor musunuz, onun
kafasından şöyle bir düşünce geçebilirdi: "Onunla da evlensem,
bununla da, sonuçta ikisiyle de mutsuz olacaksam şişman
bakkalı seçmek daha doğru değil mi? Hiç değilse sarhoşken beni
öldüresiye döver, kurtulurum." Nasıl? Böyle bir düşünce
geçemez miydi kafasından?
Şimdi de anlamıyorum, hiçbir şey anlamıyorum. Az önce aklından
şunların geçebileceğini söyledim: "En doğrusu iki mutsuzluktan
daha kötüsünü seçmek, yani bakkalı." Bu duruma göre kızın
yönünden hangimiz daha kötüydük? Ben mi, bakkal mı? İnsanlara
yiyecek satan biri mi, yoksa Goethe'den parçalar söyleyen
rehinci mi? Çözümü zor bir soru bu. Aklı eren beri gelsin!
Bunu hiçbir zaman anlamadım, yanıtı da masanın üstünde
yatıyor. Şimdi kalkmış, bir de çözümü zor sorudan dem
vuruyorum. Bakın, gene kendimden söz etmeye başladım. Asıl
sorun ben değilim, bunu benim dışımda bir yerde aramak
gerekir. Ama nerede? İşte bunu bir türlü çözemiyorum. Of,
kafam çatlayacak gibi! Gidip yatayım bari...
 
 
 
 
III
 
İnsanların en soylusu benim, buna bir de
kendim inansam!
 
Yattığım halde uyuyamadım. Kafamın bir yerinde küt küt diye
nabzım atıyor. Başımdan geçenlerin hepsini, bütün bu
pislikleri kavramak istiyorum. Ah, şu pislik denen şeyler! Onu
o vakit pislikten nasıl kurtarmıştım? Kızın bunu anlaması,
davranışımı saygıyla karşılaması gerekirdi. Şimdi aklıma
değişik düşünceler geldikçe hoşuma gidiyor. Örneğin ben 41
yaşımı devirmiştim, kızsa henüz 16'sındaydı. Aramızdaki yaş
farkından ileri gelen duygu beni büyülüyordu; bu durum çok
tatlı bir şeydi, çok tatlı!
Başka bir durum da ben İngiliz usulü evlenmeyi istiyordum.
Yani nikâhta yalnızca ikimiz olacaktık, iki tane de tanık...
Bunlardan biri Lukerya. Sonra derhal trene atlayıp, sözün
gelişi Moskova"ya gidecektik. (Zaten orada işim vardı.) İki
hafta bir otelde kalırdık. Kız buna karşı çıktı, böyle bir şey
istemezmiş. Kendisini teyzelerinden aldığıma göre geleneklere
uyarak önce onları ziyaret etmeliymişiz. İster istemez razı
oldum, teyzelerine karşı gereken saygıyı gösterdim. Bununla da
yetinmeyip o aşağılık yaratıklara yüzer ruble ödedim. Hatta
daha fazlasını söz verdim. Kıza da bu yakışıksız durum
yüzünden üzülmesin diye bir şey söylemedim. Teyzeleri hemen
yumuşadılar. Bu arada kızın getireceği çeyiz hakkında aramızda
tartışma çıktı. Kızcağızın bir şeyciği yoktu. Teyzelerinden de
bir şey beklemiyordu. Bunun üzerine ben evliliğimizin çeyizsiz
de olabileceğini kendisine kanıtladım. Çeyiz verecek kimsesi
bulunmadığına göre her şeysini kendim yapacaktım. Bakın, gene
kendimden söz etmeye başladım. Ama aldırmayın siz bana. Bilsin
diye kıza kimi düşüncelerimi anlatmaya fırsat bulabildim.
Belki de biraz acele ettim. Burada çok önemli bir durum var
ki, belirtmeden geçemeyeceğim. Kız bana büyük bir aşkla
bağlanmıştı, kendini tutmaya çalıştığı halde akşamları beni
sevinçle karşılıyor; heyecanla, kekeleye kekeleye (saflığını
gösteren, büyüleyici bir kekelemeydi bu) çocukluğunu, ilk
gençlik yıllarını, doğduğu evi, annesini, babasını
anlatıyordu. Onun bu heyecanını yatıştırmak için soğukkanlı
davrandım. Amacıma uygun kesin tavrım bu oldu. Onun coşkulu
çıkışlarına anlayışlı davranmakla birlikte susarak karşılık
veriyordum. Gene de aramızdaki farkı, benim bilmecemsi bir
adam olduğumu gördü. Ben özellikle anlaşılması güç biri
olduğumda ısrar ediyordum. Bilmecemsi olmak için belki de bu
aptallığı yaptım. Bana göre her şeyin başında ciddilik
gelirdi, hatta onu evime gene ciddiliğimi bozmadan
götürmüştüm. Kısaca söylersek durumdan memnun olduğum halde
sıkı bir sistem kurmak istiyordum. Fazla zorlamaya gerek
kalmadan sistem kendiliğinden oturdu. Zaten başka türlü de
yapamazdım, önemli bir neden dolayısıyla sistemi kurmak
zorundaydım. Ama durup dururken niçin kendime iftira ediyorum?
Sistem diye bir gerçek yok muydu? Hayır, dinleyin, bir insan
hakkında hüküm vermek için işin aslını bilmek gerekir.
Dinleyin...
Nasıl başlasam, bilmem! Başlamak çok zor, insan kendini haklı
göstermeye kalkışınca işi zorlaşıyor. Durum şu: Diyelim,
gençler paradan nefret ediyor, ben de tam tersine, paraya
değer veriyorum. Hem öylesine çok değer veriyorum ki,
karşımdaki günden güne sessizliğini artırıyor. Gözlerini
faltaşı gibi açıyor, dinliyor, bakıyor, susuyor. Görüyorsunuz
ya, genç insan yüce gönüllüdür, alıngandır, sabırsızdır, bir
iş yolunda gitmezse hemen ondan yüz çevirir. Buna karşılık ben
ondan anlayış, geniş görüşlülük istiyorum; geniş görüşlülüğü
doğrudan doğruya yüreğine aşılamaya çalışıyorum. Amacım,
yüreğinin ta derinliğinde gerçeği görüp anlaması. Şimdi size
biraz bayağı da kaçsa bir örnek vereceğim. Bu yapıda birine,
yani bizim kıza niçin rehincilik yaptığımı nasıl
anlatabilirdim? Doğrudan doğruya sözlerle açıklamaya kalksam
bundan başka bir anlam çıkarabilir, ondan rehincilik
mesleğimden ötürü özür dilediğimi sanırdı. O yüzden gururlu
davrandım, sessizlik dilini kullandım. Ben sessizce konuşma
ustasıyım. Ömrüm boyunca susarak yaşadım, diyebilirim.
Sessizlik içinde geçen günlerimde başıma ne felaketler geldi,
ne bahtsızlıklara katlandım! Toplum içinde itilip kakıldım,
sonra bir köşeye atılıp tümüyle unutuldum. Hiç kimse, hiç
kimse bunu bilmez... Birdenbire bu 16 yaşındaki kız çıkıyor
karşıma, birtakım aşağılık heriflerden öğrendiklerine bakarak
hakkımda her şeyi bildiğini sanıyor. Oysa asıl önemli olan,
benim gibi bir adamın yüreğinin içinde bulunandır. Ben hep
susuyor, özellikle onun yanında susuyordum. Düne kadar böyle
yaptım. Peki, niçin susuyordum? Gururlu bir adam olduğum için.
İstiyordum ki, ben anlatmadan, aşağılık adamların sözlerine
kanmadan bu adamı kendisi öğrenerek gerçeğe ulaşsın. Kendisi
sezsin, kendisi anlasın.
Evime aldığım ilk zamanlar ondan tam bir saygı bekliyordum.
Çektiğim acılardan dolayı karşımda duaya dursun istiyordum,
ben buna değen bir kişiydim. Her zaman gururlu davranmışımdır;
olursa hep olsun, olmazsa hiç olmasın diye düşünürdüm. Yarım
mutlulukla yetinecek adam olmadığım için böyle davranmak, yani
susmak zorundaydım. "Kendin sez, kendin değerini anla!"
İstediğim buydu işte. Kabul edersiniz ki, kendim kendimi
anlatmaya, açıklamalar yapmaya, önünde eğilmeye, saygısını
kazanmaya kalksaydım ondan sadaka istemek gibi bir şey olurdu.
Ama... ama ben ne diye bunlardan söz ediyorum!
Aptalca bir durum, aptalca, çok aptalca! Ben doğrudan doğruya
ve ona acımadan (böyle olduğunu özellikle vurguluyorum) ona o
zaman birkaç sözcükle gençlerin yüce gönüllülüğünün güzel bir
şey olduğunu, ama bunun beş para etmediğini anlattım. Niçin mi
etmezdi? Çünkü zorlukları yaşamadan, ucuzca elde edilen yüce
gönüllülük önemli değildir. Gençlerin yüce gönüllülüğü
"yaşamdan edinilen ilk izlenimler"dir, ilerde iş sıkıya
binince neler olacaktır? Ucuz bir yüce gönüllülük her zaman
kolaydır, hatta insan canını bile kolayca verir. Çünkü
delikanlılık çağında insanın kanı kaynar, içinde enerji
fazlası vardır, gençler güzelliğe değer verirler. Buna
karşılık daha zor, sessiz, suskun, yaldızsız, çok özveri
gerektirip az şöhret sağlayan, kolayca kara çalınacak yüce
gönüllü bir kahramanlık tasavvur edin. Siz ki, yüce ruhlu bir
adamsınız, öte yandan herkes tarafından bir alçak olarak
gösterilebilirsiniz, hadi, böyle bir kahramanlığa kalkışın da
görelim. Onun için bunu yapan pek çıkmaz. Oysa ben bütün
yaşamım boyunca böyle bir kahramanın ruhunu taşıdım.
Bizimki önce benimle tartıştı, hem de uzun uzun; sonra susmaya
başladı, hatta büsbütün suskunluğa gömüldü. Ancak beni
dinliyor, beni dikkatle süzen gözlerini kocaman kocaman
ıyordu. Daha sonra ne olsa beğenirsiniz? Yüzünde bana
güvenmediğini gösteren, o kötücül gülümsemeyi gördüm. İşte bu
gülümsemeyle onu evime getirdim. Ancak şu da bir gerçek ki,
gidecek başka bir yeri yoktu.
 
 
                                               
                                               
 
IV
 
Plan, hep plan.
 
Bu işe önce kim başladı?
Hiç kimse. İlk adımdan beri her şey kendi kendine oluştu. Onu
evime getirirken sert davrandığımı söylemiştim, halbuki daha
ilk zamanlarda yumuşadım. Henüz nişanlıyken, ona, rehine
verilecek eşyaları müşteriden kendisinin alacağını, parasını
da kendisinin ödeyeceğini anlatmıştım. Bu sözlerime karşı
çıkmadı. (Buna dikkat ediniz.) Üstelik hevesle işe koyuldu.
Oturduğumuz dairenin eşyalarını değiştirmemiştik. Dairemiz iki
odalıdır. Birisi rehin kasasının da içinde bulunduğu büyük
salon, öteki ise kendimizin kullandığı oldukça geniş yatak
odası. Mobilyalarımızın hepsi de eskimiş şeylerdi, hatta
teyzelerininkinden daha berbat. Kandille kutsal tasvir dolabı
kasanın bulunduğu salondadır; bizim odamızda, içinde birkaç
kitap bulunan bir dolaptan başka bir de sandık var.
Anahtarları bende. Yatak, masa ve birkaç sandalyeyi de
unutmayalım.
Daha nişanlıyken bir günlük yaşamımız için, yani mutfak
masraflarımız için, ona, eski evlerinden kandırıp getirdiğimiz
Lukerya'ya bir rublenin yeteceğini söylemiştim. "Üç yılda 30
bin ruble biriktirmeliyiz" dedim. Hiç sesini çıkarmadı, ben
gene de günlük harcayacağımız paraya kendiliğimden 30 kapik
ekledim. Tiyatroya gidişimiz de böyle oldu. Daha nişanlıyken
"Tiyatro yok," demiştim. Sonra ayda bir kere gitmeye karar
verdim. Bize daha uygun düşer diye koltuk bileti alıyorduk.
Birlikte üç kere gittik. "Mutluluk Peşinde" piyesiyle
sanıyorum, "Şarkıcı Kuşlar"ı gördük. (Ben de ne diye bunları
anlatıp duruyorum?) Sessizce gidiyor, sessizce dönüyorduk.
Niçin daha ilk günden konuşmamaya başladık? Oysa aramızda
kavga filan yoktu, kız gene de susuyordu. Onun bana gizli
gizli baktığını anımsıyorum, bunu gördüğüm zaman sessizliğimi
artırdım. Gerçeği söylemem gerekirse susmakta ısrar eden o
değil, bendim. O bir iki kez coşkulu davrandı, boynuma
sarılmak için üzerime atıldı. Ancak bunlar hastalık
derecesinde sinirli bir coşkunluktu. Oysa ben güvenilir bir
mutluluk istiyor, bunun yanında ondan saygı bekliyordum. O
nedenle coşkulu davranışlarını soğuk karşıladım. Bunda da
haklıydım, çünkü her coşkunluk gösterisinin ardından ertesi
gün aramızda kavga çıkıyordu.
Aslında buna kavga denemezdi; suskunluk ve bunun peşinden her
sefer biraz daha büyüyen küstahça tavırlardı. "Başkaldırı ve
bağımsızlık!" işte bu vardı. Onu da becerse bari! O uysal yüzü
gün geçtikçe sertleşmeye, küstahlaşmaya başlıyordu. Beni daha
nefret verici bulduğuna kalıbımı basarım, çünkü gözlerinden
okudum. Coşku nöbetlerinden sonra iyice kendinden geçtiğinden
kuşkum yok. Sen onu çamurdan, yoksulluktan çek çıkar, döşeme
silmekten kurtar; o senin evine gelince yoksul yaşantınızı
ileri sürerek sana burun kıvırsın. Oysa yoksul denilecek bir
yaşantımız yoktu, tutumluluk vardı. Sırası gelince lükse de
izin veriyordum. Güzel, temiz giyinmek gibi... Eskiden de
kocanın temizliği karısının hoşuna gider diye düşünürdüm. Onun
asıl yoksulluğumuzdan dolayı değil, cimrilik ederek para
biriktirişime kızdığını biliyordum. "Bir amacı var da onun
için sert davranıyor" diyordu herhalde. Tiyatroyu birdenbire
kendisi istemez oldu. Ancak yüzündeki alaylı gülümsemeler
azalmadı, ben de gittikçe daha çok surat astım, suskunluğumu
artırdım.
Kendimi haklı göstermeye mi çalışıyorum? Yok öyle bir şey.
Asıl sorun rehin dükkânımızdan kaynaklanıyordu. Söylememe izin
veriniz ben, kadının, özellikle 16 yaşındaki bir kadının
erkeğine boyun eğmemesi olanaksızdır sanıyordum. Kadınlarda 
özgünlük (orijinallik) yoktur, bu kesin, hatta benim için
şimdi bile bu yadsınmaz bir gerçek. Şurada masanın üstünde
yatan kendisi bile tersini kanıtlayamaz, gerçek gerçektir. Bu
durumda Stuart Mill'in elinden de bir şey gelmez. Ah, seven
kadın, gerçekten seven kadın kocasının kusurlarını, hatta
işlediği cinayeti bile yüceltir.
Böyle durumlarda seven kadının bulduğu bağışlatıcı özürleri
erkeğin kendisi arasa bulamaz. Bu bir yüce gönüllülüktür, ama
özgünlük değildir. Kadınlar yalnızca özgün olmayışları
yüzünden yenik düşerler. Bana şu masada yatanı göstermekle
elinize ne geçecek? Onun masada bulunuşu özgünlük mü
sanıyorsunuz? Ah! Ah!
Dinleyin, onun aşkından o zaman emindim: Boynuma sarılıyordu.
Demek ki seviyordu, daha doğrusu sevmek istiyordu. Evet, bu
böyleydi: Sevmek istiyordu, sevgi arıyordu. En önemlisi de şu
ki, bağışlatıcı özür araması için bir kusurum yoktu, bir suç
işlememiştim. Rehinci olduğum için böyle yaptığını
söyleyebilirsiniz, bunu başkaları da söyledi. Rehincilik
yapıyorsam bundan ne çıkar? İnsanların en yüce gönüllülerinden
biri olarak rehinciliğe başlamışsam bunun bir nedeni olmalı.
Görüyorsunuz ya, baylar, bizim de kendimize göre
düşüncelerimiz var. Demek istiyorum ki, bazı düşünceleri
sözlerle anlatmaya kalkışınca aptalca bir şey oluyor. Kendimiz
için utandırıcı bir durum ortaya çıkıyor. Neden? Belli bir
nedeni yok. Çünkü ciğeri beş para etmeyen insanlarız bizler,
doğrulara katlanamıyoruz. Yahut da bilemiyorum... Demin,
"insanların en yüce gönüllüsü benim" dedim. Böyle söylemek
gülünç bir şey, ama gerçektir. Gerçeğin gerçeğidir. Evet,
herkes gibi benim de yaşamımı kazanmaya, rehinci dükkânı
açmaya hakkım vardır. "Çünkü siz insanlar beni aranızdan
kovdunuz, sessiz bir nefretle karşıladınız. Benim aranıza
katılmak için gösterdiğim tutkulu atılışa unutamayacağım bir
davranışla yanıt verdiniz Öyleyse şimdi ben de sizden bir
duvarla ayrılmaya, bu 30 bin rubleyi biriktirip Kırım'da ya da
güney kıyılarında, dağlarda, bağlarda, 30 bin rubleye alacağım
kendi çiftliğimde oturmaya, en önemlisi de hepinizden uzak,
kimseye kin duymadan kendimce bir ülküye inanıp sevdiğim bir
kadınla, Ulu Tanrı bağışlarsa kendi ailemle, çevremdeki
insanlara yardım ederek yaşamaya bal gibi hakkım vardır."
Doğaldır ki, şimdi bunu kendi kendime söylüyorum. O zaman
herkese açıklasaydım ne aptalca bir hareket olurdu! Gururlu
susuşumun nedeni buydu, bu yüzden sessizce oturuyorduk. On
altı yaşında bir yeniyetme çektiğim acıları, kendimi haklı
çıkarmaya çalışmamı nasıl anlayabilirdi? Onda dürüstlüğün
yanında yaşamı tanımayışı, gençliğin kolayca kanışı, "temiz
yüreklerin" körlüğü vardı. En önemlisi de rehinciliğe karşı
nefretten gözü dönmüştü. (Oysa ben namussuzluk mu yapıyordum?
Nasıl davrandığımı, insanları dolandırmadığımı görmüyor
muydu?) Şu dünyada gerçek ne korkunç bir şeydir! Kimse gerçeği
görmek istemiyor. Bu güzel, bu uysal, bu melek kız bir
zorbaydı. Bana acı çektiren, işkence eden bir zorba! Bunları
belirtmeden geçersem kendime iftira etmiş olurum. Onu sevmiyor
muydum sanıyorsunuz? Benim onu sevmediğimi kim söyleyebilir!
Anlıyorsunuz ya, burada açıkça bir alay, yazgımın ve doğanın
çirkin bir alayı var. Biz insanlar feleğin lanetine uğramışız,
yaşamımız ta baştan kötülüğe bulaşmış. (Özellikle benimkisi.)
Ancak şimdi anlıyorum, bir yerde yanlışlık yaptım. Bir şey
eksik kaldı, bir boşluk bıraktım. Oysa her şey açık seçik,
planlarım gökyüzü gibi aydınlıktı. "Ciddi ve gururluydum,
kimsenin beni davranışlarımdan dolayı avutmasına gerek yoktu,
acılara sessizce katlanıyordum." Her şey tam söylediğim
gibiydi, yalana dolana sapmıyordum. "Davranışlarımda bir yüce
gönüllülük görür, şimdilik bunu beceremiyorsa bile zamanla her
şeyi anlar. İşte o zaman bana on kat değer verir, ellerini
kavuşturarak önümde eğilir..." diyordum. Planım buydu.
Anlaşılan, bir şeyi unutmuştum ya da gözümden kaçmıştı. Bu işi
beceremediğim ortada. Ama yeter artık, yeter! Şimdi özür
dileyeceğim, bağışlamasını isteyeceğim birisi var mı? Her şey
bitmiştir. Sen yürekli adamsın, gururunu yitirme! Suçlu olan
sen değilsin!..
Gerçekleri açık açık söylerim, gerçeklerle yüz yüze gelmekten
korkmam. Haksız 'odur', haksızlık eden 'odur'!..
 
V
 
Uysal kız başkaldırıyor.
 
Aramızdaki kavgalar onun birdenbire parayı kendi canının
istediği gibi ödemesiyle, eşyalara değerinden fazla eder
(fiyat) biçmesiyle, hatta bu konuda benimle iki kez tartışmaya
girmesiyle başladı. Ben buna kesinlikle karşı çıktım. O sırada
bir de yüzbaşının karısı diye biri çıktı ortaya.
Bir gün yüzbaşının karısı, ölmüş kocasının armağanı olan bir
madalyonla dükkâna geldi. Madalyonun elbette bir anı değeri
vardı. Ben 30 ruble ödedim. Kadın acı acı sızlanmaya, emaneti
kaybetmeyelim diye dil dökmeye başladı. Derken, beş gün sonra
elinde 8 rublelik bir bilezik, bunu madalyonla değiştirmemiz
dileğiyle karşımıza dikildi. Ben hemen isteğini geri çevirdim.
O sırada karımın gözlerinden bir şeyler okumuş olmalı ki,
benim dükkânda bulunmadığım bir sırada yeniden gelmiş,
madalyonu bilezikle değiştirmiş.
Aynı gün durumu öğrenince karımı kırmadan mantıklı, kararlı
bir konuşma yaptım. Bunları söylerken yatağın ucunda oturuyor,
yere bakıyor, sağ ayağının ucuyla halıyı tırtıklıyordu. (Onun
sevdiği bir hareketti.) Dudaklarında da kötücül bir gülümseme
vardı. Sesimi hiç yükseltmeden, "Paralar benimdir, yaşama 
kendi gözlerimle bakmak hakkımdır." dedim. Onu evime
getirmeye karar verdiğimde ondan hiçbir şey gizlememiştim.
Bunu da belirttim.
Birdenbire oturduğu yerden hop diye fırladı, tir tir
titremeye, inanır mısınız, ayaklarını yere vurarak üstüme
yürümeye başladı. Bu yırtıcı bir hayvandı, delilik nöbeti
geçiren, bunalıma girmiş bir hayvandı. Şaşkınlıktan
donakalmışım, ondan böylesi bir hırçınlığı beklemiyordum. Gene
de soğukkanlılığımı yitirmedim, yerimden kıpırdamadan, gene
eski sakin sesimle ve açıkça, bana artık yardım etmemesini
söyledim. Yüzüme karşı gülerek evden çıktı gitti. Nereye
gideceğini bile söylemedi.
Burada önemli olan şu ki, dışarı çıkmayacaktı, bensiz hiçbir
yere gitmeyecekti. Nişanlıyken böyle karar vermiştik. Akşama
doğru geri döndü, ağzımı açıp tek söz söylemedim.
Ertesi sabah aynı şeyi yaptı, daha ertesi sabah gene öyle...
Bunun üzerine ben de dükkânı kilitlediğim gibi teyzelerine
yollandım. Düğünden beri onlarla bütün ilişkimi kesmiştim. Ne
onları çağırıyor, ne de kendim evlerine gidiyordum. Karımın
teyzelerine uğramadığı anlaşılıyordu. Beni merakla dinlediler,
yüzüme karşı açıkça güldüler, "Bunu hak etmiştiniz." dediler.
Benimle alay etmelerini bekliyordum zaten. Hemen oracıkta kız
kardeşlerden yaşça küçük olanı, kızkurusunu 25'i peşin, 100
ruble rüşvet vererek kandırdım. İki gün sonra küçük teyzesi
evime geldi, "İşin içine bir subay karışmış bulunuyor, eski
alayınızdan Yefimoviç adında bir teğmen..." dedi. Beynimden
vurulmuşa döndüm. Bu Yefimoviç bana alayda en çok kötülüğü
dokunmuş bir kimseydi. Bir ay kadar önce de, utanmazın biri
olduğu için, sözde rehin eşya verecekmiş gibi dükkâna
gelmişti. İyice anımsıyorum, karımla kikirdeşmeye
başlamışlardı. Eski ilişkilerimi anımsatarak ona yaklaşıp, bir
daha buraya adımını atmamasını sertçe söyledim. Bundan bir
şeyler çıkabileceğini tahmin etmemiştim, yalnızca herifin
yüzsüzlüğüdür, diye düşünmüştüm. Küçük teyze birdenbire
karımın onunla buluştuğunu, bütün işi eski tanıdıkları, bir
albayın dul karısı Yuliya Samsonovna'nın ayarladığını anlattı.
"Karınız birkaç gündür onunla görüşmeye gidiyor" deyince çok
şaşırdım.
Şimdi olanları biraz kısaltarak anlatacağım. Bana 300 rubleye
patlamakla birlikte iki gün içinde öyle bir düzen ayarladılar
ki, ben bitişik odanın aralık bırakılan kapısının arkasında
duracak, karımın Yefimoviç'le baş başa kalacakları ilk
buluşmada neler konuştuklarını dinleyecektim. Bunu beklerken
bir gün önce karımla aramızda kısa, ama benim için çok önemli
bir sahne geçti.
Eve akşama doğru dönmüştü. Yatağın üzerine oturup bana alaycı
alaycı bakarak ayağının ucuyla halıyı tırtıklamaya başladı.
Ben de onun yüzüne bakarken son bir aydır, daha doğrusu iki
haftadır, davranışlarının tümüyle değiştiğini, hatta eskisinin
tam tersi bir karaktere büründüğünü düşünüyordum. Azgın,
saldırgan, uygunsuz diyemem ama dengesiz, hır çıkarmak isteyen
bir yaratık olmuştu; işte o anda böyle biriyle karşı karşı
karşıyaydım. Bütün ilişkilerimizi bozup dağıtmak istiyor
gibiydi. Ancak yumuşak doğası buna engeldi. Böyle biri
başkaldırdığı zaman her ölçüyü aşar; bir yandan kendini
zorladığı, hır çıkarmak için dürttüğü halde saflığıyla
utangaçlığını yenemediği görülür. İşte o yüzden böylelerinin
ölçüyü kaçırdığını görünce gözlerinize inanamazsınız. Halbuki
bu gibi çirkinliklere alışmış pişkin birisi düzen ve terbiye
adına durumu yumuşatmaya çalıştıkça daha berbat, daha çirkin
bir duruma sokar.
Gözleri parlayarak, birdenbire, damdan düşercesine sordu:
- Sizi gerçekten düellodan korktuğunuz için mi alayınızdan
kovdular?
- Evet, subayların aldığı bir kararla alaydan ayrılmam
istendi, ancak ben önceden istifamı vermiştim.
- Bir korkak gibi kovdular, değil mi?
- Doğru, arkadaşların gözünde korkakmışım gibi hüküm giydim.
Oysa düellodan kaçmam korktuğum için değildir, yalnızca
onların zorbaca kararına boyun eğmek istemedim. Tartıştığım
subayı düelloya çağırmam gerekmiyordu, çünkü onun beni küçük
düşürücü bir hareketi yoktu.
Bu sorulara dayanamadığım için açıklamalarıma şunları da
ekledim:
- Bilin ki, böyle bir zorbalığa karşı çıkmak, bir düelloda
gereken cesaretten daha yüksek bir yüreklilik ister. Çünkü
zorbalığa karşı çıktım diye, görüyorsunuz, başıma ne işler
ıldı!
Kendimi tutamamıştım, son söylediğim sözle kendimi haklı
çıkarmaya çalışan birinin durumuna düşmüştüm. Onun da görmek
istediği buydu herhalde, iyice alçalmamı istiyordu. Hain hain
sırıttı.
- O olaydan sonra üç yıl Petersburg sokaklarında dilendiğiniz,
geceleri bilardo masaları altında yattığınız doğru mu?
- Evet, doğru. Sennaya Sokağı'nda serserilerin yatıp kalktığı,
Vyazemski'nin hanında bile kaldım. Alaydan çıktıktan sonra
daha birçok sıkıntıya katlandım, nice güç durumlara düştüm,
ama ahlakça hiç düşmedim. Çünkü ilk olarak ben kendim daha o
zaman bile davranışlarımdan nefret ediyordum. İçinde
bulunduğum durumun umutsuzluğundan kaynaklanan irade
zayıflığıyla aklımı yeterince kullanamamış olabilirim. Ama
sonra hepsi geçti.
- Eh, şimdi de maliyecilik yapıyorsunuz. Para bol!
Rehinciliğime taş atıyordu. Kendimi tutmasını bildim, sesimi
çıkarmadım. Beni alçaltan açıklamaları dinlemeye can attığı
gözden kaçmıyordu. Buna fırsat vermedim. Zaten o sırada bir
müşteri dükkânın zilini çalmıştı. Onu karşılamak için salona
geçtim. Karım bir saat sonra giyinmiş olarak sokağa çıkarken
önümde durdu.
- Peki, ama siz evlenmeden önce bu konular hakkında bir şey
söylememiştiniz, dedi.
Yanıt vermeye gerek görmedim, bunun üzerine çıktı gitti.
Ertesi gün, demin belirttiğim odada, yazgımın başıma ne işler
açacağını bilmeden, cebimde bir tabancayla kapının arkasında
konuşmaları dinliyordum. Karım iki dirhem bir çekirdek
giyinmişti, masada oturuyordu. Yefimoviç ise onun karşısında
ezilip büzülüyordu. "E, neler oldu, anlatın bakalım?"
diyeceksiniz. Şu oldu ki, (bunu söylemekten onur duyarım) işin
sonucu tam benim hissettiğim ve beklediğim gibi çıktı. Fakat o
zamanki sezgilerimde çok bilinçli olduğumu söyleyemeyeceğim.
(Bilmiyorum, derdimi anlatabiliyor muyum?)
Bakın, neler oldu: Soylu ve yüce ruhlu bir kadınla züppe,
ahlak düşkünü, budala, yılan ruhlu bir yaratık arasındaki
konuşmayı bir saat dinledim, bir saat dikkatle izledim. Bu
saf, bu uysal, bu az konuşan kız bütün bu söylediklerini
nereden biliyor diye şaşırıp kaldım. O alayların, o masum
kahkahaların, erdemin erdemsizliğe karşı duyduğu o derin
nefretin sahnelendiği böylesi bir konuşmayı büyük toplumsal
güldürülerin en zeki yazarı bile yaratıp kotaramazdı. Karımın
sözlerinde, çıkışlarında ne kadar parlaklık, ani yanıtlarında
ne kadar incelik, eleştirilerinde ne kadar gerçeklik vardı?
Aynı zamanda ne kadar hoş bir genç kız saflığı! Adamın aşkını
ıklamalarına, el kol hareketlerine, yaklaşma isteklerine
karşı kahkahayla gülüyordu. Yefimov aşağılık bir niyetle
geldiği, kendisine karşı çıkılacağını beklemediği için apışıp
kaldı. Başlangıçta karımın ona cilve yaptığını bile düşünmedim
değil. "Kendisine daha fazla değer verdirmek isteyen sefih,
fakat zeki bir yaratığın cilvesi..." diyordum.
Ama gerçeğin güzelliği güneş gibi parladı, artık ondan
kuşkulanmama gerek kalmamıştı. Belki bana karşı duyduğu
zorlama kinden dolayı ve biraz da toy olduğu için böyle bir
randevuyu vermiş olabilirdi. Ama işin iç yüzünü görünce
gözleri açılıverdi. Beni küçük düşürmek için yapmadığını
bırakmamıştı, bununla birlikte batağa saplanmaya bir adım kala
gördüğü ahlaksızlığa katlanamadı. Onun gibi yüce ülküler
taşıyan saf, temiz bir kadını Yefimoviç ya da yüksek sosyete
güllerinden biri nasıl kandırıp başını döndürebilirdi? Bunun
tam tersi gerçekleşti, karşısındaki ahlaksız gülünç duruma
düştü. Karımın ruhunda gerçek kendiliğinden parlamıştı,
duyduğu öfkeyse yüreğinde alay fırtınaları kopardı. Bir daha
belirteyim: Yefimoviç denen maskara sonunda tümüyle sus pus
olup yerine oturdu, karımın çıkışlarına tek sözle karşılık
veremez oldu. Öyle ki, alçakça bir öç alma öfkesiyle onu küçük
düşürmesinden korkmaya başladım. Yeniden söylüyorum, bu
sahneyi hiç şaşkınlığa düşmeden seyrettim, bu da kendime iyi
bir not vermeme neden oldu. Sanki önceden bildiğim bir şeyle
karşılaşmıştım, sanki bu bildiğim şeyle karşılaşmak için oraya
gitmiştim. Oraya giderken hiçbir şeye, karımla ilgili hiçbir
suçlamaya inanmıyordum, gene de tabancamı yanıma almıştım.
Bütün bu söylediklerim doğrudur, gerçeğin ta kendisini
yansıtır.
Onu başka bir durumda düşünebilir miydim? Onu niçin sevmiş,
ona niçin değer vermiş, onunla niçin evlenmiştim? Daha önce
benden nefret ettiğine ne kadar inanmışsam, kapının arkasında
beklerken onun suçsuzluğuna da o derece inandım. İşte bu
yüzden kapıyı açarak bu sahneye son verdim. Yefimoviç oturduğu
yerden havaya sıçradı, ben karımı elinden tutup dışarı
çıkardım. Yefimoviç hergelesi hemen kendine gelerek arkamdan
kahkahayla gülmeye başladı.
- Götürün onu, götürün! Evliliğin kutsal haklarına karşı bir
şey söylediğim yok!
Kahkahanın ardından bana bağıra bağıra ne dese beğenirsiniz?
- Biliyorsunuz, aklı başında bir adam sizinle düelloya
yanaşmaz! Ama saygıdeğer bayanın hatırı için ben sizinle
dövüşmeye hazırım. Eğer tehlikeyi göze alabilirseniz...
Karımı bir saniye kapının önünde durdurarak;
- İşitiyor musun? dedim.
Sonra tek söz söylemeden onu eve götürdüm. Elinden tutmuştum,
bana karşı koymuyordu. Hatta çok şaşırmıştı, bu şaşkınlık eve
kadar sürdü. Eve varınca bir sandalyeye çöktü, gözlerini bana
dikti, yüzü son derece solgundu. Dudaklarında alaycı bir
gülümsemeyle, meydan okurcasına, yüzüme ciddi ciddi bakıyordu.
İlk dakikalarda onu yanımdaki tabancayla öldürmemden
korktuğunu adım gibi biliyorum. Ancak ben tabancayı cebimden
çıkararak masanın üstüne koydum. Bir tabancaya bakıyordu, bir
bana. (Dikkatinizi çekerim, yabancı olmadığı bir tabancaydı
bu. Dükkânın açılışından beri bu tabanca dolu, ateş etmeye
hazır olarak bende dururdu. Dükkânı ilk açtığımda kararımı
vermiştim: Ne kocaman köpeklerim olacaktı, ne de Mozer'inki
gibi iri bir kabadayı tutacaktım. Kapıyı müşterilere aşçı
kadın açar. Bizim meslekle uğraşanların bir korunma aracı
bulundurması şarttır, ben de dolu bir tabanca taşımaya
başladım. Karım evime girdiğinde ilk günler tabancaya büyük
ilgi gösterdi, inceden inceye sorup soruşturdu. Bunun üzerine
yapılışını ve ateşleme sistemini anlattım, hatta bir keresinde
onun hedefe ateş etmesini sağladım. Buna da dikkatinizi
çekerim.)
Onun korkulu bakışlarına aldırmaksızın, yarı soyunuk olarak
yatağa yattım. Çok yorgundum, saat 11'e yakındı. Karım çöktüğü
sandalyede hemen hemen hiç kımıldamadan bir saat kadar oturdu.
Sonra mumu üfledi, duvarın dibindeki sedire soyunmadan uzandı.
İlk kez benimle yatağa girmemişti, buna da dikkat ediniz...
 
 
 
 
VI
 
Korkunç bir anı.
 
Şimdi şu korkunç anıya gelelim..
Sabahleyin uyandığımda saat 8 filandı. Odanın içi hemen hemen
aydınlanmıştı. Gözlerimi açtım; uyku sersemi filan değildim,
bilincim tümüyle yerindeydi. Baktım, karım masanın yanında
ayakta dikiliyor, elinde de tabanca... Sanıyorum, benim uyanıp
gizlerimi açtığımı fark etmemişti. Birden elindeki tabancayla
bana yaklaştığını gördüm. Çabucak gözlerimi yumdum, kendime
uyuyor süsü verdim.
Karyolama iyice yaklaşıp baş ucumda durdu. Odada ölüm
sessizliği vardı, ben bu sessizliği bile işitiyordum. O sırada
bir yerimde bir sinir kasılması hissettim, ister istemez
gözlerimi açtım. Bana bakıyordu, bakışlarını gözlerimin içine
dikmişti, tabanca şakağıma dayalıydı. Gözlerimiz karşılaştı,
ama birbirimize bir saniyeden fazla bakmadık. Gözlerimi
yeniden sıkı sıkıya kapadım; aynı anda bütün benliğimle, ne
olursa olsun kımıldamamaya, gözlerimi açmamaya karar verdim.
Başıma ne gelecekse gelsindi.
Bazen böyle olur, derin uykuya dalmış bir insan birdenbire
gözlerini açar, hatta kafasını bir saniye için kaldırarak
çevresini süzer, bir an sonra farkına varmadan kafasını
yeniden yastığa koyarak mışıl mışıl uyumaya başlar.
Bakışlarımız karşılaşıp tabancanın şakağıma dayandığını
anlamam üzerine aynı anda gözlerimi kapatarak kıpırdamadan
yattığımı gören karım benim gerçekten uyuduğumu, hiçbir şeyin
farkında olmadığımı sanabilirdi. Onun neler yaptığını görüp
böyle tehlikeli bir anda gözlerimi yeniden kapadığımı
düşünmesi bence olanak dışıydı.
Evet, olanak dışıydı. Fakat aynı anda da her şeyi gördüğümü
fark etmiş olabileceği şeklinde şimşek hızında bir düşünce
çaktı zihnimde. Görüyorsunuz, bir andan daha kısa bir zamanda
bende nasıl bir düşünce ve duygu fırtınası kopmuştu! Yaşasın
insan zihnindeki elektrik hızı! (Öyle hissediyordum ki), eğer
karım gerçeği biliyorduysa, yani benim uyumadığımı anladıysa,
bu durumda benim ölüme hazır olduğumu görmesi onu alt edecek,
tetiğe basarken eli titreyecekti. Yani beni öldürme kararı
korkusuzluğum karşısında dayanamayıp yok olacaktı.
Söylendiğine göre yüksekte duranlar uçurumun derinliğine
bakarlarken sanki kendilerini aşağıya doğru iterlermiş.
Sanıyorum, intiharların, cinayetlerin birçoğu tabanca elde
bulunduğu için olmuştur. Tabanca eldeyken de önünüzde bir
uçurum, 45 derecelik bir eğim vardır; buradan aşağıya
kendinizi bırakıvermemek olanaksız gibidir ve her şey sizi
tetiği çekmeye çağırmaktadır. İşte benim içinde bulunduğum
durumu gördüğümü, ölümü sessizce beklediğimi anlaması karımın
böyle bir çılgınlık yapmasını engellemişti.
Sessizlik sürüp gidiyordu, birden şakağımda, soğuk demirin
saçlarıma değdiğini hissettim. O anda ölümden kurtulacağıma
inanıp inanmadığımı sorarsanız, Tanrı'nın huzurundaymışım gibi
yanıt vereyim ki, hiçbir umudum yoktu, olsa bile ancak yüzde
bir kadar... Ben de size şu soruyu sorayım öyleyse: Bu durumda
ölümü niçin kabul ediyordum? Buna yanıtım şöyledir:
Taparcasına sevdiğim bir varlık tarafından üzerime tabanca
çevrilmişse, artık benim için yaşamanın ne değeri vardı?
Ayrıca şunu da ekleyeyim: Biliyordum ki, o anda aramızda bir
mücadele, bir ölüm-kalım mücadelesi geçmekteydi; arkadaşları
tarafından alayından kovulmuş eski bir korkağın ikinci kez
ölümcül bir düelloya girmesi söz konusuydu. Bunu biliyordum;
eğer işin aslını, yani uyumadığımı anladıysa o da biliyordu.
Belki de böyle bir durum olmamıştı, belki o vakit ben bunu
düşünmüyordum. Ancak düşünmesem bile yine böyle bir şeyin
olması gerekirdi. Çünkü sonraları yaşamımın her saatinde bunu
düşündüm ve bu karara vardım.
Bu sefer de siz bana niçin karımı cinayet işlemekten kurtarma
girişiminde bulunmadığımı soracaksınız. Bırakın, Tanrı aşkına!
Sonraları o saniyeyi sırtımda ürpertiler duyarak her
anımsayışımda bu soruyu binlerce kez kendi kendime sordum.
Büyük bir umutsuzluğa kapılmıştım, mahvolmak üzereydim,
mahvoluyordum; bu durumda birini cinayet işlemekten kurtarmak
söz konusu olabilir miydi? Sonra onu kurtarmayı isteyip
istemediğimi nereden biliyorsunuz? O sırada içimden hangi
duyguların geçtiğini biliyor musunuz?
Bilincim şimşek hızıyla çalışıyordu; saniyeler geçiyor, ölüm
sessizliği sürüp gidiyordu. Karım tepemde dikilirken ansızın
bir umut ışığı çaktı beynimde. O an gözlerimi açtığımda
karımın odada olmadığını gördüm. Hemen yataktan fırladım. Ben
üstün gelmiştim, karımsa sonsuza dek yenik düşmüştü.
Çay içmek için salona çıktım. Semaver, aynı zamanda rehin
dükkânı olarak kullandığımız salona getirilir, çayı karım
kendisi doldururdu. Sessizce oturdum, dolu bardağı karımın
elinden aldım. Ancak beş dakika sonra onu yüzüne baktığımda
korkunç derecede solgun olduğunu gördüm, dünkünden daha
solgundu, o da beni dikkatle süzüyordu. Benim kendisine
baktığımı görünce gözlerinde çekingen bir soru belirdi, soluk
dudaklarıyla hafifçe gülümsedi. Demek ki, kuşkusu sürüyor,
benim her şeyi görüp, içine düştüğüm tehlikeli durumu bilip
bilmediğimi merak ediyordu. Ona aldırış etmeden gözlerimi
başka yöne çevirdim. Çaydan sonra dükkânı kapatıp çarşıya
çıktım, oradan bir demir karyolayla paravana satın aldım. Eve
dönünce salonun paravanayla ayrılmış bir köşesine karyolayı
yerleştirdim. Karyolayı karım için almıştım, ama bunu ona
söylemedim. Karyola dolayısıyla ben söylemeden "her şeyi
gördüğümü, hepsini bildiğimi" anladı. Artık kuşkuya yer
kalmamıştı. Gene de ben geceleyin her zamanki gibi tabancayı
masanın üstüne bıraktım. Karım yeni yatağına sessizce yattı:
Evliliğimiz bozulmuştu, "yenik düşmüş, ama bağışlanmamıştı".
Gece durmadan sayıkladı, sabaha doğru sinir nöbeti başladı.
Tam altı hafta yataktan çıkmadı.
 
 
 
 
İKİNCİ BÖLÜM
 
I
 
Gururluların düşü.
 
Az önce Lukerya bana hanımefendi gömülür gömülmez artık benim
yanımda kalmayacağını bildirdi. Diz çökerek beş dakika dua
ettim, halbuki bir saat dua etmek isterdim. Durmadan
düşünüyor, düşünüyordum. Benimki hasta bir adamın
düşünceleri... Başım ağrıdan çatlıyor, bu durumda dua edip de
ne yapacağım? Bu da günah. İşin garibi, gözlerimi uyku
tutmuyor; oysa büyük, çok büyük dertlerin patlak verişinden
sonra insan uyumak ister. Ölüme mahkûm olanların son gece çok
derin uyuduklarını söylerler. Zaten böyle olmalı, doğaya uygun
olan da bu, öbür türlü insanın sinirleri dayanmaz... Sedire
uzandım, ama uyuyamadım.
 
***
 
...Ben, Lukerya, bir de hastaneden tuttuğum gün görmüş bir
hastabakıcı kadın hastalığın sürdüğü altı hafta boyunca gece
gündüz karımın baş ucundan ayrılmadık. Parayı esirgemiyordum,
onu sağlığına kavuşturmak için hiçbir masraftan kaçmadım. Ünlü
doktor Şreder'i çağırdım, her vizite için 10 ruble ödüyordum.
Kendine geldikten sonra karımın gözüne daha az görünmeye
çalıştım. Peki, bunları niçin anlatıyorum? Karım tümüyle
yataktan kalkınca, durgun ve sessiz, kendisi için benim odaya
koydurduğum özel masada oturmaya başladı. İyice
suskunlaşmıştı, ancak sonraları biraz biraz konuşur olduk.
Konuştuklarımız hep gündelik konulardı. Elbette ben konuşurken
dar bir çerçevede kalmaya çalışıyordum, dikkat edince onun da
değişik konulara dalmak istemediğini gördüm. Bu durum bana
doğal gözüktü. "Bana karşı yenik düştü, bu onu çok sarstı,
unutması ve alışması için ona vakit bırakmak gerekir." diye
düşündüm. Böylece ikimiz de susuyorduk, ama ben her dakika
olabileceklere hazırlıyordum kendimi. Onun da böyle yaptığını
sanıyorum. O anda ne düşündüğünü anlamak benim en çok merak
ettiğim şeydi.
Şunu da belirteyim: Karım hasta yattığı sürece baş ucunda
inleyerek ne acılar çektiğimi kimse bilmez. Sanki sessizce
inliyordum, inleyişlerimi içime gömerek Lukerya'dan bile
sakladım. Benim bütün bu çektiklerimi karımın ölmeden önce
öğreneceğine inanıyordum, tersinin olabileceği gibi bir
düşünceye hiçbir zaman kapılmadım. Karım kefeni yırtıp
sağlığına kavuşmaya başlayınca büyük bir rahatlama duyduğumu
söylemeliyim. Rahatlamakla kalmayıp, geleceğimize dair
tasarılarımı elden geldiğince uzağa atmaya, her şeyi şimdilik
kendi haline bırakmaya karar verdim. Evet, ruhumda garip ve
özel bir durum ortaya çıkmıştı -bu durumu ancak böyle
adlandırabiliyorum-: Üstün gelmiştim, tek bu düşünce bile bana
bol bol yeterdi. O kış böylece geçti. Ah, kış boyunca duyduğum
kıvancı başka hiçbir vakit duyamadım.
Biliyor musunuz, karım yüzünden başıma gelen felakete kadar
yaşamımda beni her gün, her saat ezen tek dış etken vardı, o
da rütbem sökülmüş olarak alayımdan ayrılmamdı. Başka türlü
söylersek, korkunç bir haksızlığa uğramıştım. Doğrusu şu ki,
arkadaşlarım geçimsizliğimden dolayı beni pek sevmezlerdi. Bir
de gülünç davranışlarım yüzünden. Gerçi sizin yücelttiğiniz,
saygıdeğer bulduğunuz bir şey, nedendir bilinmez, bir de
bakarsınız, başkalarını kahkahayla güldürmüş. Evet,
arkadaşlarım benden hiçbir zaman hoşlanmadılar, okulda bile.
Beni hiçbir zaman., hiçbir yerde sevmediler. Lukerya da
öyle... Alaydaki olay beni sevmemelerinden ileri gelmekle
birlikte kuşkusuz bir raslantının sonucudur. İşte ben bunun
için bir raslantı sonucu mahvolmaktan (çünkü böyle bir
raslantı olmayabilirdi), olayların uğursuzca bir araya
gelmesinden (aynı olaylar bir bulut gibi size dokunmadan
geçebilirdi) daha gücendirici, daha katlanılmaz bir şey olamaz
diyorum. Bu, aydın bir kişi için aynı zamanda küçük
düşürücüdür.
Olayın aslı şuydu...
Tiyatroda perde arası verilince büfeye çıkmıştım. X. adında
bir hassa subayı yanındaki iki hassa subayı arkadaşına, orada
bulunan subayların ve sivil halkın önünde bizim alaydan
yüzbaşı Bezumtsev'in koridorda rezalet çıkardığını bağıra
bağıra anlatmaya başladı. Dediğine göre Bezumtsev "galiba zil
zurna sarhoş"tu. Konuşma uzun sürmedi, ayrıca anlattıkları da
doğru çıkmadı. Birincisi, Bezumtsev sarhoş değildi, ikincisi
de koridorda skandal denecek bir olay geçmemişti. Hassa
subayları başka bir şey üzerinde konuşmaya başladılar, bu konu
da böylece kapandı gitti. Ancak ertesi gün bu iş arkadaşlar
arasında duyulunca, büfede bizim alaydan yalnızca ben
bulunduğum, hassa subayı X. yüzbaşı Bezumtsev'i kötüler gibi
konuştuğu sırada niçin ona hemen karşı çıkmadığım söylenmeye
başladı. Benim bu işle ne ilgim olabilirdi? Eğer hassa
subayının bizim Bezumtsev'e bir kızgınlığı varsa sorun
ikisinin arasındaydı, bu durumda bir de benim burnumu sokmama
gerek yoktu. Bununla birlikte arkadaşlar konunun kişisel
olmayıp bizim alayı ilgilendirdiğini, orada alayımız
subaylarından yalnızca ben bulunduğuma göre, olaya kayıtsız
kalmakla büfedeki subaylara ve halka, alayın şerefine karşı
duyarlı davranmayan subayların da bulunabileceği gibi kötü bir
örnek verdiğimi ileri sürdüler. Onların düşüncesine katılmam
olanaksızdı. Bununla birlikte bana, eğer hassa subayı X. ile
resmi olarak bu işi çözmeye karar verirsem, (*) epey geç
kalmakla birlikte her şeyi düzeltebileceğimi bildirdiler. Çok
sinirlenmiştim, isteklerini hemen geri çevirdim. Ardından
istifamı bastım. İşte bütün söylenenler bunlardır...
Gururumu yitirmeden, fakat kırılmış bir kalple ordudan
ayrıldım. Bu olaydan sonra irademle birlikte aklım da
zayıfladı. İkinci bir olay bununla üst üste gelince durumum
daha da sarsıldı. Eniştem olacak adam benim küçük payım da
içinde olmak üzere bütün servetimizi Moskova'da batırdı. Beş
parasız kalmış, sokakta dilenecek duruma düşmüştüm. Sivil bir
memurluk alabilirdim ama almadım. Gösterişli üniformayı
çıkardıktan sonra demiryollarında filan çalışamazdım. Böylece
utanma üstüne utanma, rezalet üstüne rezalet, düşme üstüne
düşme bindi. Karşıma ne çıksa birbirinden beterdi... Üç yılım
böyle karanlık anılarla, Vilazemski'nin hanındaki kötü
günlerle geçti. Bundan bir buçuk yıl önce Moskova'da yaşlı,
zengin bir kadın olan vaftiz annem ansızın öldü.
Vasiyetnamesinde öbür mirasçılar arasında bana da 3 bin ruble
bırakmıştı. Düşündüm ve derhal geleceğim için kararımı verdim.
Bir rehinci dükkânı açacaktım, bunun için insanlardan özür
dilemeye gerek yoktu. Param, başımı sokacağım bir evim, kötü
anılardan uzak bir yaşamım olacaktı. İşte planım buydu.
Bununla birlikte geçmişim, ayaklar altında çiğnenmiş ünüm her
saat, her dakika bana azap veriyordu. İşte tam o sırada
evlendim. Bu feleğin bir oyunu muydu, değil miydi, orasını
bilemem. Onu evime alırken bir dost bulduğumu sanmıştım, çünkü
bir dosta büyük gereksinmem vardı. Ancak şunu da açıkça
görüyordum: Bulduğum dostu eğitip yetiştirmem, ama kendim ona
üstün duruma geçmem gerekiyordu. On altı yaşındaki bir
kimseye, önceden her şeye körü körüne inanmış birine
olupbitenleri nasıl açıklayabilirdim? İsterseniz şu korkunç
tabanca olayını ele alalım. Olay kendiliğinden çözüme
kavuşmasaydı, kesinlikle bir korkak olmadığıma, alayın benim
hakkımda verdiği korkaklık kararının haksızlığına sözlerimle
onu inandırabilir miydim? Tabanca olayı bir bakıma bana büyük
yardımda bulundu. Tabancadan korkmayarak karanlık geçmişimden
öç almış oldum. Bu durumu kimse öğrenmediyse bile o
öğrenmişti. Bu benim için en önemlisiydi, çünkü karım benim
her şeyim demekti, gelecekle ilgili düşlerimin tek umut
kaynağı, kendim için hazırladığım tek insandı. Onun dışında
bir başkasına gereksinmem yoktu. Karım her şeyi öğrendiğine
göre düşmanlarımın ağzına bakmakta ne kadar acele ettiğini de
anlayacaktı. Bu düşünce bana gurur veriyordu. Onun gözünde ben
artık bir alçak değil, belki yalnızca garip bir insandım.
Bunca olupbitenden sonra garip bir insan olarak kabul edilmek
de hoşuma gitmiyor değildi. Gariplik bir kusur değildir, tam
tersine, bazen kadınları çektiği görülmüştür. Amacıma geç de
olsa ulaşmıştım, olupbitenler huzura ermem için yeterliydi,
düşlerim, hayallerim için yeter derecede tablo ve malzeme
sağlamış bulunuyordum. İşin kötü tarafı şu ki, ben hayalcinin
biriyim, kendim için elde ettiğim düş malzemesi bana yeter de
artardı bile. Karıma gelince, onun daha bekleyebileceğini
düşünüyordum.
Birtakım beklentiler içinde bütün kış geçti gitti. Masaya
oturunca karımı gizlice seyretmek hoşuma gidiyordu. El
işleriyle, üst baş dikmekle, akşamları da bazan dolabımdan
aldığı kitapları okumakla vaktini değerlendiriyordu. Dolaptaki
kitapların seçimi de benim lehime çalışıyordu. Karım hemen
hemen hiçbir yere çıkmaz olmuştu. Her gün yemekten sonra
karanlık basmadan onu gezintiye götürüyordum, gezintilerimiz
sırasında eski suskunluğumuz da kalmamıştı. Susmadığımızı,
birbirimizi anlayarak konuştuğumuzu göstermek gibi bir çaba
içindeydim. Fakat önceden de belirttiğim gibi, ikimiz de
konuyu dağıtmamaya çalışıyorduk. Ben bunu bile bile yapıyor,
ona "zaman tanımak gerekir" diyordum. Ne gariptir, onu gizli
gizli süzmek hoşuma gitmekle birlikte onun bütün kış bir
kerecik olsun bana baktığını görmedim. Utandığı için böyle
yaptığını sanıyordum. Hastalıktan sonra üzerine bir ürkeklik,
çekingen bir uysallık gelmişti. Hayır, hayır, en iyisi
beklemekti. "O birdenbire, kendiliğinden sana yaklaşacak" diye
düşünüyordum.
Bu düşünce bana büyük bir coşku veriyordu. Şunu da belirteyim,
bazan kendi kendimi ona karşı kışkırtıyor; duygularımı, aklımı
ona öfkelenecek bir duruma getiriyordum. Böylece aradan uzun
bir süre geçti. Ancak duyduğum kin ruhumda hiç olgunlaşmıyor,
içimde tutunamıyordu. Ona kızmamın yalnızca bir oyun olduğu
gibi bir sanıya kapıldığım anlar olmuştur. Ona karyola ve
paravana alarak evliliğimizi bozduğum zamanda bile karımı bir
katil, bir suçlu olarak düşünmedim. Bir suç işleyecekse bunu
küçümsediğimden değildi, karyolayı almadan çok önce de onu
bağışlamak niyetindeydim. Bu davranışım size garip gelebilir,
ne yapayım ki sert yaratılışlı bir insanım ben. Tutumumu biraz
yumuşatmam gerekir diye düşünüyordum. Ayrıca bana karşı yenik
düşüp ezildiği, belki kendini alçalmış hissettiği için ona
acıyor, bundan dolayı üzüntü duyuyordum. Gene de onun alçalmış
olduğunu düşünmek, aramızda eşitliğin benim lehime bozulduğunu
bilmek hoşuma gidiyordu...
O kış birkaç kez birilerine iyilik etme fırsatı çıktı karşıma,
iyilik yapmakta özel amacım vardı. Bundan dolayı iki kişinin
borcunu bağışladım, yoksul bir kadına da rehin eşya almadan
para verdim. Ancak bunların hiçbirini karıma anlatmadım, zaten
o öğrensin diye yapmamıştım. Fakat bir gün yoksul kadın
teşekkür etmek için evimize geldi, az kalsın önümde diz
çökecekti. Böylece yaptığım iyilik kendiliğinden ortaya çıktı,
bana öyle geliyor ki, karım iyilikseverliğimi öğrenince
sevindi.
İlkbahar yaklaşıyordu. Nisanın ortalarında çift kat
pencerelerden birer çerçeveyi çıkardık, güneş parlak
ışıklarıyla sessiz odamızı aydınlatmaya başladı. Gene de
önümde bir perde asılı gibiydi, perde zihnimi körleştiriyordu.
Uğursuz, korkunç bir perdeydi bu. Öyle bir durum oldu ki, bir
gün gözümün önündeki perde birdenbire düşüverdi; böylece ben
her şeyi görüp anlamaya başladım. Bu bir raslantı mıydı, yoksa
uygun günü mü gelmişti, dahası benim körleşmiş zihnimde
güneşin ışığı düşünce ve anlayış yeteneğimi mi tutuşturmuştu,
orasını bilemem. Hayır, hayır, bunda ne düşünüş, ne de anlayış
yeteneğimin bir rolü vardı; birdenbire bir damar yerinden
oynamıştı herhalde. Şimdiye dek uyuşuk duran bir damar
silkinerek uyanmış, körleşmiş ruhumla şeytansı gururumu
aydınlatmıştı. Şaşkınlıkla yerimden zıpladığımı anımsıyorum;
birdenbire, ansızın yaptım bu hareketi. Akşam üzeri, saat 5
sularıydı.
 
II
 
Perde ansızın düştü.
 
En başta şunu belirteyim ki, bundan bir ay kadar önce onda
tuhaf, düşünceli bir hal gördüm; yalnızca durgunluk değil,
düşünceli bir hal... Bunu fark etmem birdenbire olmadı. Başını
dikiş masasının üstüne eğmişti, kendisine baktığımı
görmüyordu. Onun böylesine zayıflayıp incelmiş olması, solgun
yüzü, kansız dudakları o anda beni çok şaşırttı. Bütün bunlar
onun o düşünceli haliyle birleşince şaşkınlığım daha da arttı.
Eskiden de karımın özellikle geceleri kesik kesik, kuru kuru
öksürdüğünü işitirdim. Kendisine bir şey söylemeden hemen
doktor Şreder'i çağırdım.
Şreder ertesi gün geldi. Karım beklemediği bu durum karşısında
şaşkına dönmüştü; bir bana, bir Şreder'e bakarak belli
belirsiz gülümsedi.
-Benim bir şeyciğim yok, dedi.
Şreder'in muayenesi uzun sürmedi. (Şu doktorlar bazan baştan
savmacı oluyorlar.) Öteki odaya geçtiğimizde doktor bana
karımın eski hastalığından kalma bir rahatsızlığı bulunduğunu,
ilkbaharda denize ya da hiç olmazsa yazlığa gitmesinin hastaya
iyi geleceğini, başka bir deyişle hayli zayıf düştüğünü
söyledi. Doktor çıktıktan sonra karım yüzüme delici
bakışlarını dikerek ısrar etti:
-Benin gerçekten bir şeyim yok. Sağlığım yerinde.
Böyle söyledikten sonra, utandığından olsa gerek, yüzü
kıpkırmızı kesildi. Evet, şimdi anlıyorum; benim kocası
bulunmamdan, gerçek bir koca gibi sağlığıyla ilgilenmemden
utanıyor gibiydi. Ama o zaman bunu anlayamadım, yüzünün
kızarmasını her zamanki utangaçlığına verdim. (Gene gözümü
kapatan aynı perde.)
Bundan bir ay kadar önce, nisanın güneşli bir gününde akşam
5'e doğru dükkânda oturmuş, hesap yapıyordum. Birden onun
içerdeki odada masa başında dikiş dikerken mırıldanarak şarkı
söylediğini işittim. Bu değişik durum üzerimde sarsıcı bir
etki yaptı, bugün bile nedenini anlayamıyorum. O zamana değin
karımın şarkı söylediğini hiç işitmemiştim. Onu evime
getirdiğim ilk günlerde neşelendiğini, gülüp oynadığını
anımsıyorum. Hatta birlikte tabancayla hedefe ateş etmiştik. O
vakitler sesi yeter derecede gür, çınlayıcı, arada bir çatlak
çıkmasına karşın güçlü ve hoştu. Oysa şimdiki şarkı öylesine
cansızdı ki! Acıklı değildi kesinlikle. (Söylediği romansın
duygululuğu vardı, o kadar.) Örselenmiş, ezik sesi bir inilti
gibi çıkıyordu. Sesi böylesine kırık dökük çıktığı için
şarkıyı da beceremiyor, hastalıklı bir hale sokuyordu. Karım
böyle mırıldandığı sırada sesi birden yükselerek koptu. Sanki
zayıflıktan kopmuştu, öksürüğe yenik düştüğü belliydi,
acınacak bir durumdaydı. Az sonra şarkı ezik ezik yeniden
başladı.
Karımın şarkı söylemesiyle ilgili olarak durup dururken telaşa
kapıldığımı söyleyerek gülebilirsiniz, ancak hiç kimse benim
neden telaşlandığımı anlayamaz. Aslında ona acıdığımdan
değildi, büsbütün başka bir nedeni vardı telaşlanmamın. Önce,
herhalde ilk dakikalarda, şaşkınlıkla birlikte korkunç bir
heyecan duydum. Korkunç, tuhaf, hastalıklı bir heyecan her
yerimi sardı. "Şarkı söylüyor, hem de benim yanımda. Yoksa
varlığımı mı unuttu?" diyordum içimden.
Bu düşüncenin sarsıntısıyla oracığa çökmüşüm, sonra biraz
kendime geldim, oturduğum yerden doğrularak, nereye gideceğimi
bile düşünmeden şapkamı alıp odadan çıktım. Gerçekten nereye,
niçin gittiğimi bilmiyordum. Lukerya paltomu verirken;
-Karım şarkı mı söylüyor? diye sordum.
Yüzüme şaşkın şaşkın baktı, ne sorduğumu anlayamamıştı.
Doğrusu, ben de o anda anlaşılacak bir durumda değildim.
-İlk kez mi şarkı söylüyor? diye sordum bir daha.
-Hayır, siz yokken arada bir söyler.
Her şey bugünkü gibi gözlerimin önündedir. Merdivenden inerek
sokağa çıktım, hiçbir amacım olmadan yürümeye başladım. Köşeye
varınca çevreme aval aval baktığımı anımsıyorum. Önümden gelip
geçenler bana çarpıyorlardı, ama hiçbirine aldırmıyordum.
Oradan bir araba çağırdım; bilmiyorum, niçin. Polis köprüsüne
değin gideceğimi söyledim Ama arabaya biner binmez vazgeçtim,
arabacıya 20 kapik vererek anlamsız bir gülümsemeyle;
-Bu para seni rahatsız ettiğim için, dedim.
O anda birdenbire içime bir sevinç dolmaya başladı. Adımlarımı
sıklaştırarak eve yöneldim. Karımın çatlak, zavallı, arada bir
kopan sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Soluğum tıkanacak
gibiydi. Gözlerimdeki perde düşüyor, gitgide düşüyordu. Benim
yanımda şarkı söylediğine göre beni unutmuş demekti. Öyleyse
korkunç bir şeydi bu, çok korkunç! Öte yandan yüreğimdeki
heyecan gittikçe artıyor, içimdeki korkuyu bastırıyordu.
Kör talihin acımasız alayları! Bütün bir kış boyunca yüreğimde
hep aynı heyecan, aynı coşku vardı, başka türlüsü de olamazdı.
Peki, ben neredeydim? Aklım başımda mıydı? Merdivenleri hızla
tırmandım, eve nasıl girdiğimi bilmiyorum. Anımsadığıma göre
döşeme ayaklarımın altında oynuyordu, bir ırmağın çalkalanan
sularında yüzüyor gibiydim. Odaya girdiğimde karım her günkü
yerine oturmuş, başı önünde, dikiş dikiyordu. Şarkısı
bitmişti. Kayıtsız, kaçamak bir bakış fırlattı yüzüme, buna
bakmak denmezdi; yanına birisi geldiğinde yaptığı soğuk,
ilgisiz bir hareketti.
Ben delicesine ona yaklaştım, yanı başına çöktüm. Ürkerek
bakışlarını yüzüme çevirdi. Ona ne dediğimi, daha doğrusu
neler söylemek istediğimi anımsamıyorum, çünkü doğru dürüst
ağzımdan laf çıkmıyordu. Kısılan sesime söz geçiremediğimi
anladım. Ona ne söyleyeceğimi bilseydim bari! Sık sık
soluyordum, hepsi o kadar...
-Konuşalım... bak, sana ne diyeceğim... hadi, bir şeyler
söyle, gibi saçma sapan sözler geveledim.
Bende akıl mı kalmıştı, akıllıca laf edebilir miydim? Yüzüme
bakarak tekrar irkildi, büyük bir korku içinde arkaya itti
kendini. Sert bakışlarından şaşkınlık okunuyordu. Gözleri
kocaman kocaman açılmıştı. Onun bu sert, şaşkın bakışları
altında ezildiğimi hissettim. Suskun durmasına karşın
bakışlarındaki sertlik, "Sen hâlâ benden sevgi mi istiyorsun?
Sevgi mi?" der gibiydi. Ağzından böyle bir söz işitmedim ama
bakışlarından anladım. Ve aynı anda da büyük bir sarsıntı
geçirerek ayaklarına kapandım. Karım afallayarak doğruldu, bu
sefer ellerine sarıldım.
O an içinde bulunduğum umutsuz durumu anlıyordum, evet, çok
iyi anlıyordum. Ama, inanır mısınız, aynı zamanda yüreğimde
büyük bir heyecan vardı, bir an geldi ki, öleceğimi sandım.
Ona karşı duyduğum hayranlık ve mutlulukla ayaklarını öpmeye
başladım. Evet, içinden çıkılmaz, umarsız durumumu bildiğim
halde ölçüsüz, sonsuz bir mutluluk duyuyordum. Ağlıyor,
ağzımın içinde bir şeyler geveliyor, tam konuşamıyordum.
Yüzündeki şaşkınlık, korku yavaş yavaş kaygıya dönüştü; bana
vahşi bir bakışla, sorarcasına, tuhaf tuhaf baktı; kendine
göre bir şeyler anlamış olacak ki, gülümsemeye başladı.
Ayaklarını öpmemden çok utanmış olmalıydı, minicik ayaklarını
ellerimden çekip kurtardı, ama ben bu sefer bastığı yerleri
öpmeye başladım. Benim bu hareketim karşısında utanarak güldü
(insanların utandığı zaman nasıl güldüğünü bilirsiniz). Sinir
bunalımı geçirmek üzereydi, bunu gözlerimle görüyordum,
ellerinin titremesinden anlamıştım. Ancak onun durumunu
düşündüğüm yoktu; kendisini deli gibi sevdiğimi, ayaklarının
dibinden kalkmayacağımı söylüyor; "İzin ver, eteğini öpeyim,
yaşamım boyunca sana          dua edeyim..." diye
yalvarıyordum. Nasıl oldu, bilmem, hiç anlayamadım; birden
hıçkıra hıçkıra ağlamaya, titremeye başladı. Büyük bir sinir
bunalımı geçirdiği belliydi, benden çok korkmuştu.
Koluna girip yatağına götürdüm. Bunalım biraz geçince yattığı
yerden doğruldu, son derece bitkin durumdaydı. Ellerime
sarılarak, "Kendinize hâkim olun, niçin üzülüyorsunuz?"
dedikten sonra yeniden gözyaşlarına boğuldu. O akşam onu hiç
yalnız bırakmadım. Fazla vakit geçirmeden, iki hafta sonra onu
Bolonya'ya deniz banyosuna götüreceğimi, sesindeki kırıklığı
işittiğimi, ilk fırsatta rehin dükkânını kapatıp Dobronravov'a
satacağımı, yakında bizim için yeni bir yaşamın başlayacağını,
en önemlisinin de Bolonya'ya gitmek olduğunu söyledim. Beni
dinliyor, ama korkusunu yenemiyordu. Korkusu her an daha da
artıyor gibiydi. Ancak benim için önemli olan bu değildi; gene
ayaklarına kapanmak, bastığı yeri öpmek, durmadan öpmek, ona
yalvarmak için dayanılmaz bir istek duyuyordum. "Senden fazla
bir şey beklemiyorum. Beni fark etmesen de, adam yerine koyup
konuşmasan da olur. Bir köşeye çekilip sana bakayım, yeter.
Beni istersen bir eşya gibi, odandaki bir süs köpeği gibi
gör..." diyordum. O durmadan gözyaşı döküyordu. Birden
ağzından, istemeyerek:
- Beni bu durumda bırakacağınızı sanıyordum, sözcükleri
döküldü.
Bunları istemeyerek söylediğini, ne dediğinin kendisi de
farkında olmadığını adım gibi biliyorum. Bununla birlikte su
sözler benim için en önemli, en etkili, o akşam en iyi
anladığım sözlerdi. Yüreğime keskin bir bıçak saplandı sandım.
Bu sözler bana çok şey anlattı, hemen hemen her şeyi... Oysa
karım benim yanımda, gözlerimin önünde bulunduğu sürece
sınırsız bir umut ve anlatılmaz bir mutluluk duyuyordum. O
akşam onu çok yormuştum, bunu anlıyordum, ama içinde bulunduğu
durumu değiştireceğimi düşünmekten de kendimi alamıyordum.
Karım vakit ilerledikçe büsbütün gücünü yitirdi, uyuması için
ben epeyce dil döktükten sonra deliksiz bir uykuya daldı. Gece
boyunca sayıklayacağını sanıyordum. Sayıkladı, ama çok değil.
Geceleyin her dakika yatağımdan kalkıyor, terliklerimi giyerek
yavaşça ona bakmaya gidiyordum. Üç ruble verip aldığım bu
acınası demir karyolada yatan hasta varlığa baktıkça yüreğim
parçalanıyor, umarsızlık içinde ellerimi ovuşturuyordum.
Önünde hep diz çöküp oturdum, o sırada uyumakta olduğu için
ayaklarını öpmeyi göze alamadım. İkide bir Tanrı'ya dua etmek
için kalkıp tasvirin önüne gidiyordum. Lukerya da merak
içindeydi, sık sık odaya girip hanımının durumunu soruyordu.
Ona yatıp uyumasını, ertesi gün "yepyeni bir yaşam"
başlayacağını söyledim.
Bu söylediğime körü körüne, çılgıncasına, hiçbir kuşku
duymadan inanıyordum. İçimi dolduran o sevinç, o coşku beni
boğacak gibiydi. Ertesi günün başlamasından başka bir şey
düşündüğüm yoktu. Ortada birtakım belirtiler olmasına karşın
başıma bir felaket gelebileceğine inanmıyordum. Perde
gözlerimden düştüğü halde bugüne değin, bugüne değin asıl
sorunu, asıl gerçeği tam anlamıyla kavramış değildim. Zaten
nasıl anlayabilirdim ki! Karım yaşıyordu, o benim önümdeydi,
ben de onun karşısında duruyordum. "Yarın uyanacak, ona bütün
bunları anlatacağım, o da hepsini görüp anlayacak" diyordum.
İşte o zamanki düşüncem böyleydi, sade ve açıktı, sevincim
bundan ileri geliyordu. En önemlisi, birlikte çıkacağımız
Bolonya yolculuğuydu. Bilmiyorum neden, her şey Bolonya'ya
gitmemize bağlıydı. Kesin çözüm Bolonya'da gözüküyordu.
"Bolonya, Bolonya!" diyerek sabahın gelmesini çılgınca
bekledim.
 
III
 
Fazlasıyla anlıyorum.
 
Bu olay birkaç gün önce, beş gün, ancak beş gün önce, salı
günü patlak verdi. Olmaz mıydı, olmaz mıydı, birkaç gün daha
bekleseydi! Bana zaman tanısaydı tüm karanlığı dağıtacaktım.
Demek ki, iyice sakinleşip kendine gelmemişti. Ertesi gün
şaşkınlığı geçmemesine karşın beni gülümseyerek dinliyordu.
Bütün bu zaman içerisinde, bu beş gün içerisinde beni ya
şaşkınlık duyarak, ya da utanarak dinledi. Korktuğu belliydi,
çok korkuyordu. Bu konuyu tartışmayacağım, akılsız biri gibi
itiraz etmeyeceğim; benden korktuğu kesindi. Hem nasıl
korkmasın ki? Çoktan beri birbirimize yabancıydık,
birbirimizden hayli uzaklaşmıştık; derken, ansızın bu olay
patlak verdi. Ne var ki, ben onun korkusuna aldırış
etmiyordum, önümde yeni bir ışığın parıltısı vardı. Doğru, çok
doğru, bir yanlışlık yapmıştım. Hatta birçok yanlışlıklar...
Ertesi gün (günlerden çarşambaydı) sabahleyin kalkar kalkmaz
büyük bir hata daha işledim, onun artık dostum olduğunu
düşünüyordum. Bu konuda çok acele ettiğimi biliyorum; ancak
ona her şeyi söylemem, içimi dökmem, hatta bundan daha
fazlasını yapmam gerekiyordu. Yaşamım boyunca kendimden bile
gizlediklerimi ona açtım. Hiç çekinmeden, kış boyunca onun
beni sevdiğini, bundan emin olduğumu bildirdim. Rehin
dükkânının benim akıl ve irademin alçalışından başka bir
anlama gelmediğini söyledim. Evet öyleydi, rehincilikle
uğraşmam, hem yaptığım işten dolayı büyüklük kuruntusuna
kapılmak, hem de kendimi kırbaçlamak demekti. Bu işe kendim
isteyerek başlamıştım. Tiyatro büfesindeki olaya gelince; pis
karakterim ve kuruntularım nedeniyle korkmuş olduğumu
anlattım. İçinde bulunduğum ortamda ne yapacağımı bilemeyip
afallamıştım, birdenbire ortaya atılırsam tuhaf kaçacağını
düşünmüştüm. Düellodan korkmamıştım, aptallık etmekten
korkmuştum.
Biliyorum, daha sonra o anda içinde bulunduğum duyguları
kimseye itiraf etmedim, herkese acı çektirdim. Bu yüzden
kendimi de işkenceye soktum, onunla evlendikten sonra bu sefer
ona eziyet etmeye başladım. Söylediklerimin çoğunu sanki sinir
nöbetine tutulmuş gibi sıralıyordum, karım elimden tutarak
susmamı istiyor, "Abartıyorsunuz, boşu boşuna kendinize azap
çektiriyorsunuz." diyordu. Sonra gene gözyaşlarına boğularak
sinir nöbetleri geçiriyordu. Artık konuşmamamı, eskiyi
unutmamı söylüyordu. Ricalarına aldırış ettiğim yoktu ya da
pek aldırmıyordum. Gözüm tek şey görüyordu, o da baharda
Bolonya'ya gitmek. Orada güneş, bizim yeni güneşimiz vardı.
Çok geçmeden dükkânı kapattım, işleri Dobronravov'a devrettim.
Karıma da vaftiz annemden kalan 3.000 rublenin dışında her
şeyimizi yoksullara dağıtmasını söyledim. Bu 3.000 rubleyi
Bolonya gezisi için kullanacaktık. Oradan dönüşte daha başka,
yeni bir iş tutacaktım. Benim söylediklerime sesini
çıkarmadığına göre kararımı kesinlikle uygulayacaktım. O beni
dinliyor, gülümsemekle yetiniyordu. Ancak gülümsemesi beni
üzmemek içindi; nazik bir kadındı çünkü, üzülmemi istemezdi.
Omuzlarına ağır bir yük bindirdiğimi görüyordum; sakın bunu
bilmeyecek denli aptal, bencil olduğumu düşünmeyin. Her şeyi
görüyordum, hepsini son çizgisine varıncaya dek biliyor,
herkesten daha fazlasını anlıyordum. Bizi bekleyen bir tehlike
varsa bile her şeyi göze almıştım.
Ona kendimle ilgili, onunla ilgili aklıma ne gelirse söyledim.
Hatta Lukerya'dan, hanımı için durmadan gözyaşı döktüğünden
söz ettim. Sık sık konuyu değiştiriyor, başka şeylerden laf
açmaya çalışıyordum. Bir iki kez neşesi yerine geldi, bunu çok
iyi anımsıyorum. Gözlerim açık olduğu halde hiçbir şeyi
görmediğimi söylemeyin bana! Eğer başımıza gelen o durum
olmasaydı, yaşamımız yeniden düzene girecekti. Geçen gün kitap
okumaktan söz açılıp da bunu konuşmaya başlayınca bana kışın
neler okuduğunu anlatmamış mıydı? Jil Blas ile Grenata
piskoposu arasında geçen sahne çok hoşuna gitmişti, bunu
neşeden kırılarak anlattı. O ne çocuksu, ne sevimli bir
gülüştü! Sanki tam nişanlı olduğumuz zamanki gibi. (Bir an,
bir an da olsa) büyük bir kıvanç duymuştum! Gene de piskoposla
geçen sahneyi çok beğenmesine şaşırdığımı söylemeliyim. Demek
ki, kışın evde oturup Lesaj'ın başyapıtını okurken içinden
gülme gelecek kadar kendinde ruh dinginliği bulmuş, mutlu
olmuştu. Demek ki, artık sakinleşmeye başlamıştı, onu kendi
başına bırakacağımı sanıyordu. Salı günü, "Beni bu durumda
bırakacağınızı sanıyordum." dememiş miydi? Bu, ancak 10
yaşında bir kızın düşüncesi olabilirdi. Demek ki, her şeyin
olduğu gibi kalacağına inanıyordu: O kendi dikiş masasında,
ben de kendi çalışma masamda kocayıncaya dek böyle geçecekti.
Ama ben birdenbire yaklaşıyorum, bir kocayım, kocaya ise sevgi
gerekli. Ah, benim kalın kafalılığım! Ah, benim körlüğüm!
Ona gözlerimi dikerek hayran hayran bakmak yanlıştı, kendimi
tutmam gerekirdi. Çünkü böyle bakmakla onu ürkütmüştüm. Daha
sonra durumu anlayarak kendimi tutmasını bildim, ayaklarını
öpmeyi bıraktım. Koca... onun kocasıymışım görüntüsü vermekten
vazgeçtim, bunu aklıma bile getirmedim, hep onun için dua
ettim. Ancak büsbütün susmak da olanaksızdı, bir şeyler
söylemem gerekiyordu. Gene birdenbire konuşmalarından çok
hoşlandığımı, onun kültür bakımından benden daha üstün, daha
ileri olduğunu söyledim. Yüzü kızardı, utanarak her şeyi gene
abarttığımı bildirdi. O zaman dayanamadım; kapının arkasına
gizlenerek, onun mücadelesini, bir masumla canavar arasındaki
mücadeleyi ne kadar büyük bir heyecanla dinlediğimi, onun
zekâsından, parlak nüktelerinden, ruhunun çocuksu sadeliğinden
ne kadar etkilendiğimi anlattım. Aptallığıma doymayayım!
Kadıncağız tepeden tırnağa titredi, gene olayı abarttığımı
mırıldanmaya başladı. Sonra yüzü kızardı, hüngür hüngür
ağlayarak gözyaşlarına boğuldu... O zaman dayanamayıp önünde
diz çöktüm, ayaklarını öpmeye başladım. Bu hareketim üzerine
salı günü olduğu gibi yeni bir sinir bunalımına tutuldu. Bu,
dün akşam oldu, sabahleyin de...
Sabahleyin mi? Deli, sabah dediğin bu gündü, daha demin, biraz
önce...
Beni iyi dinleyin ve anlamaya çalışın. Bu sabah çay masasında
bir araya geldiğimizde (dünkü bunalımdan sonra), sakinliğiyle
beni şaşkına çevirdi, tamı tamına böyle oldu. Ben, geçirdiği
bunalım yüzünden bütün gece tir tir titremiştim. Birdenbire
yanıma geldi, ellerini kavuşturarak önümde durdu ve kendini
suçlu hissettiğini söyledi. (Demindi bu, demin, az önce!) Daha
neler söylemedi ki!.. Suçlu olduğunu, kendisinin bunu
bildiğini, bütün kış, hatta o anda bile acı çektiğini, benim
iyi yürekli bir koca oluşuma büyük değer verdiğini, bana bağlı
kalacağını, her zaman saygı göstereceğini anlattı da
anlattı... Bir anda yerimden sıçradım, onu öpmeye başladım.
Onu öpüyordum; uzun bir ayrılıştan sonra bir kocanın özlemiyle
yüzünü, dudaklarını öpüyordum. Ah, mankafa! Demin neden
pasaportlarımız için iki saat dışarı çıktım?.. Tanrım, 5
dakika, 5 dakika, yalnızca 5 dakika önce dönseydim! Kapının
önündeki o kalabalık, üstüme çevrilen bütün o bakışlar... Aman
Tanrım!
Lukerya'nın anlattığına göre (artık Lukerya'yı hiç
bırakmayacağım, o hepsini biliyor, bütün kış hanımının
yanındaydı, onun hakkında bana her şeyi anlatacaktır) ben
dışarı çıktıktan sonra, dönüşümden 20 dakika önce hanımının
odasına bir şey için girdiği zaman (niçin girdiğini söyledi
ama şu anda aklımda değil) tasvir (hani şu rehin bırakmak için
getirdiği Meryem Ana tasviri) masanın üzerinde duruyormuş.
Karım dua etmek için onu oraya koymuş olabilirmiş.
"Hanımcığım, bir şey mi oldu?" demiş. "Hayır, Lukerya, bir şey
yok... Gidebilirsin... Yok yok, bir dakika dur!" Böyle diyerek
karım yaklaşıp Lukerya'yı öpmüş. "Mutlu musunuz, hanımcığım?"
diye sormuş hizmetçi kız. "Mutluyum, mutluyum" - "Hanımcığım,
beyefendi çok önce gelip sizden özür dilemeliydi. Çok şükür,
aranız düzelmiş..." - "İyi, hadi git, Lukerya, hadi, git." Son
sözü bu olan karımın o sırada yüzünde çok tuhaf bir gülümseme
varmış.
O kadar garip ki, 10 dakika sonra Lukerya hanımına bakmak için
bir daha odasına gitmiş. Gördüklerini bana şöyle anlattı:
"İçeri girdiğimde pencereye çok yakındı; duvarın dibinde
ellerini duvara dayamış, başı ellerinin üstünde derin
düşüncelere dalmıştı. O kadar dalgındı ki, benim arkasında
beklediğimi, kendisine baktığımı işitmedi bile. Onun
pencerenin yakınında derin düşünceler içinde dikildiğini,
sanki gülümsediğini bir süre durup seyrettim. Neden böyle
yaptığını kendi kendime düşünerek dışarı çıkmıştım ki, birden
pencereyi açtığını işittim. 'Hanımcığım, hava serin, nezle
olursunuz' demek için geri döndüm. Ancak pencereye iyice
yaklaştığını, bütün gövdesiyle açık pencerenin önünü
kapattığını gördüm. Sırtı bana dönüktü, elinde kutsal tasviri
tutuyordu. Az kaldı kalbim durayazdı. 'Bayancığım,
bayancığım!' diye bağırdım. Beni işitmişti, dönmek ister gibi
bir hareket yaptı, ama dönmedi, ileriye bir adım attı, tasviri
ğsüne bastırarak pencereden aşağı atladı."
Avlu kapısından içeri girdiğimde bedeninin henüz sıcak
olduğunu anımsıyorum. Beni en çok sarsan, orada toplananların
yüzüme dik dik bakmalarıydı. Önce bağırıyorlardı, sonra beni
görünce hepsi birden sustular, geriye çekilerek geçmem için
yol verdiler. Karım, tasvir göğsünde, yerde yatıyordu.
Gözlerimin önü karardı, bir an yanına yaklaşıp yüzüne baktım.
Oradakiler çevremi sardılar, her kafadan bir ses çıkıyordu.
Meğer Lukerya da oradaymış, ama ben onu görmedim. Benimle
konuştuğunu sonradan kendisi söyledi. Esnaftan birinin
durmadan bağırdığını anımsıyorum: "Ağzından yalnızca bir avuç
kan çıktı! Bir avuç, bir avuç!" diyordu. Sonra taşın üstüne
sıçramış kanı gösterdi. Sanıyorum, kana parmağımla dokundum,
parmağım kıpkırmızı oldu. Gözlerimi parmağımdan ayıramıyordum.
(Bunu da çok iyi anımsıyorum.) Adam durmadan bağırıyordu:
"Ağzından bir avuç kan çıktı! Bir avuç!"
Ben de;
-Bir avuç da ne demek? diyerek avazım çıktığınca bağırmışım.
Ellerimi havaya kaldırarak adamın üzerine saldırdığımı
söylediler.
Ah, ne korkunç! Ne korkunç! Nasıl oldu da birbirimizi
anlayamadık? Onun böyle bir şey yapacağı kimin aklına gelirdi?
 
IV
 
Yalnızca 5 dakika geç kalmıştım.
 
Gerçekten böyle bir şey oldu mu? İnsan buna nasıl inanır?
Böyle bir şeyin olabileceğini kim söyleyebilir? Neden öldü
karım, niçin böyle bir şey yaptı?
Ah, inanın bana, hepsini anlıyorum. Ancak onun niçin öldüğü
benim için gene de yanıtsız kalan bir soru. Benim aşkımdan
korktuğunu sanıyorum. Kendi kendine tüm ciddiyetiyle sormuş
olmalı: "Aşkını kabul edeyim mi, etmeyeyim mi?" Bu sorunun
ağırlığı altından kalkamadı, ölümü yeğledi. Niçin durmadan
kafa patlatıyorum ben de? Biliyorum, her şeyi biliyorum.
ıkçası, çok şey yapacağım diye söz verdi, sonra sözünü
tutamayacağından korkmaya başladı. Burada cidden bazı korkunç
noktalar var.
Örneğin neden öldürdü kendini? İşte size tam yanıtlanamayan
bir soru. Bu soru beynime vuruyor, kafam çatlayacak gibi. Eğer
aynı durumda kalmak isteseydi ona hiç dokunmazdım. O böyle
yapacağıma inanmadı, işte asıl sorun bu! Hayır, hayır, size
yalan söyledim. Benim asıl istediğim, beni gerçekten
sevmesiydi, bütün benliğiyle sevmesiydi. Yoksa bakkala
verebileceği yarım sevgiye razı olmazdım. Ancak karım son
derece iffetli, temiz bir kadın olduğu, beni de yeterince
tanıdığı için bakkala vereceği sevgiye razı olmadı ve beni
aldatmak istemedi. Yarım bir sevgiyle, hatta çeyreğiyle
aldatacak bir kadın değildi o. Son derece dürüstçe bir
yaklaşım, öyle değil mi? Anımsıyor musunuz, ona duygu
genişliği aşılamak istemiştim? Garip bir düşünce gene de...
Çok merak ediyorum: Acaba karım bana saygı besliyor muydu?
Benden nefret edip etmediğini bile bilmiyorum. Garip ve
korkunç bir şey, ama bütün kış benden nefret ettiğini bir
kerecik bile aklıma getirmedim. Aslını ararsanız bana sert
sert, ciddi bir bakışla baktığı ana değin bunun tam tersine
inanıyordum. Özellikle sert sert baktığı ana değin... Benden
nefret ettiğini işte o an anladım. Ondan sonra da inancımı hiç
değiştirmedim. Ah, hayatta kalsaydı da nefret etseydi, yaşamı
boyunca beni küçük görseydi! Daha sabahleyin yürüyor,
konuşuyordu. Aklım almıyor, nasıl da pencereden kendini
atabildi.? Bunu nasıl tahmin edebilirdim? Böyle bir şey
yapmasından 5 dakika önce bile tahmin edemezdim. Lukerya'yı
çağırdım. Şimdi artık Lukerya'yı hiç bırakmayacağım, hiç
bırakmayacağım.
Ah, biz anlaşabilirdik, birbirimizi anlayabilirdik. Yalnızca
bir kış birbirimizden uzak durmuştuk. Artık anlaşmamıza
gerçekten olanak kalmamış mıydı? Anlaşmamız, yeni bir yaşama
başlamamız niçin, niçin olanaksızdı? Ben iyi kalpliyim, o da
iyi kalpliydi, işte bizi birleştiren ortak bir nokta! Şöyle
birkaç konuşma daha, çok değil, iki üç gün, işte o vakit her
şeyi anlamış olacaktık.
En önemlisi, en üzücüsü, bunun bir raslantı olmasıdır; basit,
kaba, gözü kör olası bir raslantı! Beş dakika, yalnızca 5
dakika geç kalmıştım. Eve 5 dakika daha erken dönseydim o an
bir bulut gibi kimseye dokunmadan geçip gidecekti, ondan sonra
böyle bir şey hiçbir zaman aklına gelmeyecekti. O zaman her
şeyi kavrayacaktı. Şimdi gene odalar boş, ben gene yalnızım.
Bakın, saatin sarkacı vurup duruyor. Bundan başka bir iş
yapmaz o; acıma, üzüntü de duymaz. Evde kimsecikler yok, işte
asıl felaket burada!
Odada dolaşıyor, boyuna dolaşıyorum. Karım niçin intihar etti,
niçin 5 dakika geç kaldım diye durmadan sızlanmamın gülünç
kaçtığını söylemeyin bana, sakın söylemeyin, bunu kendim de
biliyorum. İntihar etmeden önce herkesin yaptığı gibi, "Benim
ölümümden kimse sorumlu değildir." diye bir yazı
bırakabilirdi. Lukerya'yı, "Onunla odada yalnızdı, hanımını
iten odur" diyerek rahatsız edecekleri aklına gelmemiş miydi?
Yandaki binanın penceresinde duran dört kişi karımın elinde
tasvirle pencereden kendisinin atladığını görmeseler
Lukerya'yı en azından karakollarda süründürürlerdi. Fakat
insanların orada bulunmaları, olayı görmeleri de bir raslantı.
Hayır, bu ancak bir andı, bilincini yitirdiği bir an.
Gerçekleşmesi ana sığan bir hayal? Tasvir önünde dua etmesi de
bir şeyi kanıtlamaz. Bu, ölüme hazırlık demek değildi. Hepsi
ancak bir an sürmüş, bütün karar belki 10 dakika içerisinde
verilmiş, duvarın dibinde başını eline dayayarak gülümsediği
sırada düşünmüş böyle yapmayı. Zihninden geçen bu düşünce bir
an aklını çelmiş, buna karşı koyamamış, besbelli...
Ne derseniz deyin, ortada bir anlaşmazlık var. Ben geçinilmesi
zor bir adam değilim ki! Yoksa asıl neden kansızlığı, yaşam
enerjisinin tükenmesi miydi? Kışın çok yorulmuştu, bu da bir
gerçek...
Evet, geç kaldım!..
Masanın üstünde yatarken gövdesi incecik, burnu sivrilmiş,
kirpikleri birer ok gibi. Nasıl olup da düştüğü zaman bir yeri
kırılıp ezilmedi? Topu topu "bir avuç kan" çıkmış, bir kaşık
dolusu kadar bir şey. İç kanaması geçirmiş olmalı. Garip bir
düşünce, ama eğer onu gömmemek mümkün olsaydı! Çünkü onu
götürürlerse o zaman... Hayır, onu götürmesinler, böyle bir
şey yapmamalılar! Ah, biliyorum, onu götürecekler, ben deli
değilim, sayıklamıyorum, tam tersine, zihnim son derece açık.
Hiç böylesine açık olmadı. Ama götürürlerse ben ne yaparım?
İki odada tek başıma, rehin eşyalarından başka kimsecikler
yok!.. Hayır, hayır, sayıklıyorum ben; bu, sayıklamaktan başka
bir şey değil! Onu son derece üzdüm, asıl neden bu!
Sizin yasalarınızdan bana ne? Gelenekleriniz, görenekleriniz,
yaşam tarzınız, devletiniz, inanışınız bana ne yarar sağlıyor?
Sizin yargıcınız yargılasın beni, mahkemenize, sizin açık
mahkemenize zorla sürükleyin beni, hiçbirini tanımadığımı
söyleyeceğim. Yargıç oradan bağıracak, "Eski subay, susunuz!"
Ben de ona şöyle bağıracağım: "Beni susturmak için kim sana
yetki verdi? Niçin kör bir raslantı elimden en değerli
varlığımı aldı? Yasalarınızı dinlersem elime ne geçecek?
Hepiniz bana vız gelirsiniz! Şimdi buradan çekip gidiyorum..."
Körsün, sağırsın, bir ölüsün sen artık, çığlıklarımı
işitmiyorsun! Sana nasıl bir cennet bağışlayacağımı
anlayamadın. Cennet benim içimdeydi, onu senin önüne
serecektim. Madem beni sevemeyecekmişsin, sevmesen de olurdu,
bundan ne çıkardı ki? Her şey gönlünce, istediğin gibi
kalırdı. Bana aklından geçenleri bir dostun olarak anlatırdın;
gülerdik, sevinirdik, birbirimize neşeyle bakardık... Böylece
sonuna dek yaşayıp giderdik. Başkasını sevsen bile sesimi
çıkarmazdım. Onunla gezip tozardınız, ben de sokağın öbür
ucundan sizi seyrederdim. Ah, her şeye razıyım, gözlerini bir
kerecik açsan yeter! Bir an için, yalnızca bir an için!
Pencereden atlamadan önce önümde durup bana bağlı kalacağını
söylediğin zamanki gibi bir kerecik baksan bana! O zaman her
şeyi görüp anlardın!
Ah, kör yazgı! Alnımızın kara yazgısı! Biz insanlar yeryüzünde
yapayalnızız, işte en büyük felaket burada! Rus bahadırı savaş
alanında, "Sağ kalan varsa çıksın karşıma!" diye bağırmış bir
zamanlar. Bahadır değilim, ama ben de haykırıyorum, ancak
sesimi kimseler işitmiyor. Güneşin evrene can verdiğini
söylerler. Güneş gökyüzüne yükselsin de görün bakalım, o bir
ölü değil mi? Her şey ölü, her yerde ölüler var. İnsanlar
yeryüzünde yalnız, çevrelerinde ölüm sessizliği; bizim
dünyamız bu işte... "İnsanlar, birbirinizi seviniz!" Bunu kim
söylemiş, kim bize böyle bir vasiyet bırakmış? Saatin sarkacı
habire vuruyor, duygusuz, soğuk soğuk... Saat gecenin 2'si.
İskarpinleri yatağının ucunda duruyor, giymesi için onu
bekliyor.
Sahi, yarın onu götürdüklerinde ben ne yapacağım?





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

 
  Bugün 4 ziyaretçi (55 klik) kişi burdaydı!